Dil inkılabının başlıca iki sebebi vardır: 1. Batı karşısında geri kalmışlık duygusu. Dil inkılâbının esas sebebi geri kalmışlık duygusunun verdiği karmaşadır. Zira Türkiye ileri bir ülke olsaydı, böyle bir şeye katiyen ihtiyaç duymayacaktı (Bizden başka hiç bir millet ve ülke böyle bir şeyi tecrübe etmemiştir).
2. Şark medeniyetinden kopma arzusu. Başka bir ifadeyle eski kültürel ve iktisadi yapı yeni kelimelerle ve yeni kelimelerin çağrışım dünyasıyla ortadan kaldırılmak istenmiştir. Böylece yeni bir düşünüş sistemiyle batı medeniyeti daha kolay kabul edilmiş olacaktı. Yani amaç alfabe devrimiyle birlikte yeni bir dil oluşturmak ve eski kültürle alakayı koparmaktı.
İkinci maddedeki gerekçede milliyetçiliğin öze dönüş şiarı da rol oynamıştır. Ancak maddi ve teknolojik gelişmeyle dildeki eski ve yeni kelimeler arasında katiyetle her hangi bir bağ yoktur. Eğer böyle olsaydı, Stalin diktatörlüğü ve “kültür ihtilali” yapan Çin, dinî çağrışım yapıyor diye kelimeleri yasaklarlardı, fakat böyle bir şey vâki olmamıştır.
Abdülkadir İnan’ın dil inkılâbının sebeplerini pek güzel açıklayan bir hatırasını nakledersek, mesele daha iyi anlaşılacaktır:
Abdülkadir İnan’ın anlattığına göre Atatürk, 1935 yılının ilkbaharında
bazı gayretkeşlerin teşvikiyle Gagavuz Türkçesinin sentaksının (söz
diziminin) Türkçeye uygulanmasını düşünmüş, meseleyi İnan’a da
sormuştu. Abdülkadir İnan’ın, Rusların Gagavuz Türkçesinin sentaksını
150 yıldan beri bozmaya çalıştıklarını söylemesi üzerine Atatürk ve
etrafındakiler verilen cevaptan memnun kalmamışlardı. Çünkü Atatürk ve
çevresi de böyle bir değişiklik düşünüyordu. Meseleyi araştıran
Atatürk, sonunda “Türk konuşurken önce somut, sonra soyut anlam”ı
söyler diyerek Abdülkadir İnan’ı haklı bulmuş ve “sentaks devrimi”nden
vazgeçmişti. (A. İnan, Türk Kültürü, nisan 1967, 446. s.).
Atatürkü bu yola iten sebep hiç şüphesiz Gagavuz Türkçesi sentaksının
(söz diziminin) batı dilleri sentaksıyla aynı olmasıydı. Sentaks
devrimini savunanlar, Türk düşünce sistemini batı düşünce sistemine
benzeterek güya (!) batılı olmayı arzulamışlardı. Nurullah Atacın
devrik cümleyi kullanması da bundan dolayıydı.
Tabii bu gereksiz bir düşünceydi. Zira garp dilleri sentaksına
göre Alman, Fransız ve İngilizler felsefe ve diğer bilim dallarında
ilerlemiş olmalarına rağmen, aynı sentaksla konuşan ve düşünen (!)
öteki Avrupalılar ve Latin Amerikalılar bilimde de, felsefede de hiç
bir varlık gösterememişlerdi.
Dil devrimi başlatıldıktan sonra işin ne kadar zor, karmaşık ve
yanlış olduğu çabuk anlaşılmıştır. Nitekim işin çığırından çıktığı
dönemde Atatürkün sofrasının gediklilerinden Falih Rıfkı Atay şöyle bir
hatıra nakletmektedir:
“Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra benim, yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti.
‘-Dili bir çıkmaza saplamışızdır’ dedi. Sonra:
‘-Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır! Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız’ dedi.”
Atatürk başka bir gün yine Falih Rıfkı’ya şöyle demişti:
“İsmet Paşayı gördüm. ‘Konuşamıyoruz. Dilsiz kaldık, bu kadar
çalıştık, küçük bir kılavuz çıkardık diyor’ dedi.” (F. R. Atay,
Çankaya, 1980, 477-479. s.).
Falih Rıfkı’nın sözlerini Yakup Kadri Karaosmanoğlu da tasdik eder (O.F. Sertkaya, Türk Kültürü, Kasım 1967, 34. s.).
Güneş Dil teorisi
Atatürkün ve Türkiye Cumhuriyetinin başladığı bir işi bitirememesi, aynı zamanda bir gurur meselesiydi.
Birinci devreden sonra işin kendi deyimiyle “çıkmaz”da olduğunu görünce
Atatürkün birden çark edemediği, bir bekleme ve durgunluk devresine
girdiği anlaşılmaktadır. Güneş Dil Teorisiyle ilgili faaliyetler sadece
yabancı kelimelerin Türkçe asıllı olduklarını isbat gayretinden ibarettir.
Zaten Güneş Dil Teorisi dilin oluşumunu güneşe bağlıyor ve oluşan ilk
dilin de Türkçe olduğunu ileri sürüyordu. Bu da Türkçede yabancı kelime
bulunmadığını, yabancı kelimelerin zaten ve aslında Türkçe olduklarını
kabulden başka bir şey değildi ve iş bununla bitirilmişti. Böylece
Atatürkün ve Cumhuriyetin gururu da incinmemiş oluyordu.
Atatürkün bir keresinde “ketebe, yektübü Arabındır; kâtip, kitap,
mektup Türkündür” dediğini Abdülkadir İnan nakletmektedir (A. İnan,
Türk Kültürü, Kasım 1969, 21. s.).
Ahmet Cevat Emre de Atatürkten şu sözleri nakletmiştir:
“[Atatürkün] iki şeyde inkılap olmaz; dilde ve musikide’ diyeceği
zaman çok uzakta değildi. Musikimizi de Avrupalılaştırmak istediği ve
sonra vazgeçtiği malumdur.” (A. C. Emre, Atatürkün İnkılap Hedefi ve
Tarih Tezi, 1956, 41. s.).
Başta Nurullah Ataç olmak üzere bir çok amatör dilci yeni
kelimeler, Atacın icadıyla tilcikler (kelimeler) uydurmaya koyuldu.
Bilhassa 1960’dan sonra devlet radyo ve televizyonu da buna yardımcı
oldu. Bu bombardıman sonunda dil devrimi halk arasında bir ölçüde
tutturuldu. Ancak bu pahalı bir tutturuş ve benimsetiş oldu.
Dil devrimine paralel olarak Yunan-Latin kılasikleri sevimsiz ve
kuru bir dille tercüme ettirildi (Bazı doğu kılasikleriyle beraber
sadece Hasan Ali Yücel devrinde toplam 496 kitap). Köy enstitüleri ve
diğer okullarda aşırı laik, hatta laiklik ötesi dinî eğitim verilerek
1960’lardan sonra kendisini gösterecek ateist, kozmopolit, materyalist
ve solcu bir aydın kitlesi yetiştirildi ve liberal-batıcı devlet,
yetiştirdiği marksist-materyalist bu aydın kadrosuyla çatışmaya girdi.
Ve bu zamana kadar eğitim, öğretim, dil gibi bu milletin geleceğini
belirleyen bozuk zihniyetli insanlarda bunlardır.
Yakıştırma yoluyla kelime türetilmesi
“Nereden gelirse gelsin, yeter ki Arap-Fars sözleri gitsin” mantığının gereği olarak aslen Fransızca olan onur
(halk dilinde gurur, kibir manasında) Arapça şeref kelimesi yerine,
Moğolca şölen Arapça ziyafet kelimesi yerine, Yunanca sınır Arapça
hudud kelimesi yerine yerleştirilmeye çalışılmıştır. Arapça hububat
atılarak yerine Türkçe sanılan tahıl alınmış, ancak bu kelimenin de
Arapça dahl sözünden geldiği anlaşılmıştır. Aynı şekilde Arapça tesbiti
ortadan kaldırabilmek için yine Arapça sabt kökünden saptamak fiili
uydurulmuş, Arapça mecburiyete karşı Farsça zor (zur) kelimesinden
zorunluluk meydana getirilmiştir. Yine Fransızca “general”den (aslı
Latince) genel, Fransızca “bulletin”den belleten, Fransızca “organe”den
(aslı Yunanca organon) örgen, yakıştırma yoluyla türetilen kelimelerden
diğer üçüdür.
Macar Türkoloğu Gyorgy Hazai, 25-26 eylül 2001’de Ankarada yapılan
Avrupada Türkçe öğretimi sempozyumunda “20. yüzyılda Avrupada hiç bir
dil Türkçe kadar değişikliğe uğramamıştır” derken bir hakikati ifade
etmiştir. Aslında bu hükmü şöyle düzeltmek gerekir: “Dünyada hiç bir
dil Türkçe kadar değişikliğe uğramamıştır.”
Türk milleti 40-50 sene önce yazılan eserlerini, kılasiklerini bile okuyamaz hale geldi. Dil fakirleşti.
Aşağıda anlatılan hatıra yapılan çalışmalar sonunda Osmanlı Türkçesinin ne hallere düştüğünü ifade etmeye yeter herhalde:
"Paris'te metroda Halid Ziya ile Hamdullah Suphi birbirlerine
rastgelmiş, bir hayli konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız
yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin
musikisiyle alâkadar olduğunu ve hangi dille konuştuklarını sormuş.
Türkçe olduğunu öğrenince, şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını
bulamadığına müteessir(üzgün) ve şimdi duyduğuna da pek
mütehassis(etkilenmiş) olduğunu söylemiş. 'Eğer bu istasyonda
inmeseydiniz mahzâ(sadece) konuşmanızı işitmek için sizi devam
edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet
olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınız bu âhenkli ve musikili inceliğine
ermek için ne uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza
eder!(gerekir)' demiş."
Meşhur İngiliz tarihçisi Toynbee, " A study of History" isimli
kitabında, harf inkılâbını değerlendirerek, "Türkler harf inkılâbıyla,
kendi kaynaklarına el atmak hususunda yabancılardan farksız oldular "
demekte ve şöyle devam etmektedir:
“ Günümüzde Hitler, kendi düşüncesine karşı olan bütün ilmi hazineleri
kökten yok edip kaldırmanın yolunu tutmuştu. Ne var ki, matbaanın icad
edilmiş olması, bu faaliyeti bir nevi imkânsız hâle getirmiştir? "
Hitler'in çağdaşı olan Mustafa Kemal ise, hedefini gerçekleştirmek için
en başarılı ve en akıllı yolu tutmuştur. Türkiye'nin Başkanı,
vatandaşlarının eskiden miras aldıkları kültür ve medeniyetin
havasından kafalarını kurtarıp çok kuvvetli bir şekilde Bati
medeniyetinin potası içinde şekil almalarını istemiştir. Böylece
alfabenin değişimi, kütüphanelerin yakılması yerine
geçmişti.
Bundan sonra Türk kütüphaneleri yakmaya hiç gerek kalmamaktadır. Çünkü
harf inkılâbıyla bu hazineler, örümceklerin yuva yaptığı raflarda
kapanıp kalmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Ancak çok yaşlı
hocalar ve ihtiyarlar, onları okumak lüzumunu hissedecektir.”
Vatandaşlarımızdan niceleri atalarından kalma binlerce yıllık cilt,
cilt hazineleri hurdacılara yok pahasına satıp geçmişinden son derece
acıklı bir veda ile ayrılmıştır.
İnönü'nün gezeteye verdiği şu demeç inkılabın hedefini açıklar mahiyette:
HARF INKILÂBINI SADECE OKUYUP-YAZMA KOLAYLIGI IÇIN
YAPILMAMISTIR. HARF INKILÂBINI BIZ KÜLTÜRÜMÜZÜ DEĞİŞTiRMEK iÇiN
YAPTIK. ARAP KÜLTÜRÜNDEN KURTULMAK iÇiN YAPTIK. ARTIK ESKi
YAZIYA DÖNÜLMEYECEKTiR. BUNUN MÂNÂSI ARTIK ESKI KÜLTÜRÜMÜZLE
BAğIMIZ KALMADI DEMEKTiR.
İSMET İNÖNÜ
(Ulus Gazetesi, 15 Nisan 1969)
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
