Her taife ilmin sadece kendilerinde
bulunan ilim olduğuna inanır ve bundan dolayı sevinir.
"Derken insanlar kendi aralarındaki
işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip
böbürlendi."(Mü'minun, 53)
Ancak şu var ki; onlarda bulunanların
çoğu, sadece kelamdan, yanlış görüşlerden ve yalandan ibarettir. İlim ise
kuşkusuz kelamın dışında olan bir konudur.
Tıpkı Hammad b. Zeyd'in dediği
gibi:
"Eyyûb'a: İlim bugün mü daha çoktur
yoksa öncede mi daha çoktu?" diye sordum. O da:
"Bugün kelam daha çoktur. İlim ise
öncede daha çoktu." diye cevap verdi.
İşte bu derin âlim, ilimle kelamın
arasını ayırmıştır. Kitaplar gerçekten çokçadır. Kelam, cedel ve zihni yoran
lüzumsuz eserler hayli fazlalaşmıştır. İlim ise, bunların çoğundan oldukça
uzaktır. Muhakkak ki ilim, Allahu Teâlâ'dan Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve
sellem) getirmiş olduklarıdır.
Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"Sana ilim geldikten sonra artık kim
bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: "Gelin, oğullarımızı ve
oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım,
sonra da lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim."
(Al-i İmran, 61),
"Sen onların milletlerine tâbi
olmadıkça, ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden asla hoşnut ve razı
olmayacaklar. De ki, gerçekten de Allah'ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir.
Sânım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar ilimden sonra, kalkıp da onların
arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah'tan ne bir dost bulunur, ne de
bir yardımcı." (Bakara, 120),
"Fakat Allah, sana indirdiğini kendi
ilmiyle (içinde ilim olarak) indirmiş olduğuna
şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik ederler. Allah'ın şahitliği de
kâfidir." (Nisa, 166)
Bu ilimle ahidden sonra insanların
çoğunun işleri ve vaziyetleri, ta ki fikrî zevklerine, görüş ve arzularına hitap
eden kitaplar yazmaya, bunlar için servetler harcamaya, vakitler öldürmeye,
sayfaları lüzumsuzca doldurmaya... kadar geldi. Sonunda onların çoğu Kur'an ve
Sünnet'te ilmin olmadığını da açık açık söylediler. Kur'an ve Sünnet'in
delillerinin lafzî olduğunu, kesinlik ve ilim ifade etmediğini söylediler.
Şeytan da bu lafları konuşmaları için onları yönlendirmekteydi. Onlara, kendi
kontrolünde izin vermiş, bu lafları herkese iletmeleri için de yardımcı olmuştu.
İşte bu kimselerin ilim ve imanları kalplerinden soyunup çıkmıştır. Tıpkı
yılanın, kabuğundan soyunup çıkması ve kişinin, elbiselerini bedeninden soyup
çıkartması gibi.
Pazar, 02 Kasım 2008 05:17 tarihinde güncellendi
Cuma, 31 Ekim 2008 11:50
Ali Kara
İBNİ KAYYIM'I İYİ ANLAMALI -3
Onuncu
mertebe: (Sadık Rüya)
Hidayetin onuncu mertebesi sadık rüya, peygamberliğin cüzlerinden
biridir. Nitekim bir hadiste:
Yukarıdaki tahsisin sebebi için denilir ki: Vahyin ilk başlangıcı sadık
rüya idi ve altı ay sürdü. Sonra sadık rüyadan, Rasulullah (sav)’ın ölümüne
kadar yirmi üç senelik bir sürede uyanık haldeki vahye geçti. Böylece uyku
halinde gelen vahyin süresinin uyanık halde gelen vahyin süresine nisbeti kırk
altıda birdir. Başka sahih bir rivayet te:
“ sadık rüya yetmiş cüzden bir cüzdür” şeklindedir,
bu güzel bir yorumdur.
Bu iki rivayetin arası şöyle cem edilmiştir: Bu durum rüyayı görenin
haliyle ilgilidir. Sıddıkların rüyası kırkaltı yaşından sonra başlar. Genelde
müminlerin sadık rüyaları ise yetmiş yaşından sonra vakidir. Doğrusunu Allah
bilir.
Rüya: Vahiy başlangıcıdır. Rüyanın doğruluğu rüyayı
görenin doğruluğuna bağlıdır. Sözce en doğru olan insan, rüyasında en doğru
olandır. Bu sadık rüya Nebi (sav)’in de buyurduğu gibi vahy zamanı gelinceye
kadar, doğru çıkmaya devam eder. Nübüvvet nurunun ve tesirlerinin azaldığı
zamanlarda, müminlere vahye mukabil rüya verilmiştir.Nübüvvet nurunun güçlü
olduğu zamanlarda ise, onun nurunun yayılması ve güçlenmesi ümmeti rüyadan
müstağni kılar.
Bunun bir örneği sahabe asrından sonra ortaya çıkan kerametlerdir.
Sahabe devrinde ashab güçlü bir imana sahip oldukları için keramete ihtiyaçları
olmamış ve keramet zuhur etmemiştir. Sahabeden sonraki devirlerde insanların
imanlarının zayıflığı için keramete ihtiyaç duyulmuştur. Şüphesiz Ahmet b.
Hanbel de bu manaya işaret eder. Ubade b. Samit der ki:
“Nübüvvetten sadece mübaşerat (müjdeler) kaldı”
buyurdu.
Kendisine mübaşerat nedir? diye sorulunca:
“Müminin gördüğü veya kendisine gösterilen sadık rüyadır”
buyurdu. (Buhari, Ta’bir,5; Ebu Davud, Salat,
152;İbnMace,Ta’biru’r-rü’ya,1;Müsned,1,219)
Müslümanların rüyası birleşince o rüya tekzib edilmez. Nebi (s.a.v)
Kadir gecesini rüyalarında ramazan son on gecesinde gördükleri zaman ashabına
şöyle demişti:
“Ben sizin rüyalarınızın Ramazanın son on gününde ittifak
ettiğini görüyorum. Öyleyse sizden her kim Kadir gecesini ararsa Ramazanın son
on gününde araştırsın.” (Buhari, Teheccüd, 21; Fadlu
Leyleti’l- kadr,2; Müslim, Siyam, 205)
Rüya da keşf gibidir. Bir kısmı Rahmani, bir kısmı nefsani, bir kısmı da
şeytanidir. Nebi (sav) şöyle buyurur:
“Rüya üç çeşittir. Allah’tan olan rüya, şeytandan gelen
rüya, uyanıkken kişinin kendi kendisinin düşündüğü şeyden meydana gelen rüya ki
daha sonra bu onun rüyasına girer.” (Buhari, Ta’bir,
26; Müslim, Rüya,6)
Hidayet sebeblerinden olan rüya özellikle Allah’dan gelen rüyadır.
Nebilerin rüyaları vahydir ve ümmetin ittifakıyla Nebiler şeytandan
korunmuştur. Bundan dolayıdır ki Hz. İbrahim oğlu İsmaili gördüğü rüya üzerine
kurban etmeğe kalkışmıştır.
Nebilerden başkalarının rüyalarına gelince bunlar sarih olan vahye vurulur,
vahye uyarsa ne ala, uymazsa bu rüya ile amel edilmez.
Eğer rüya sadık olur veya rüyalar birleşirse ne diyorsunuz? denilirse,
biz de deriz ki, eğer rüya böyle tahakkuk ediyorsa onun vahye aykırı olması
düşünülemez, bilakis vahye mutabık ve vahyi, veya vahyin ihtiva ettiği özel bir
hükmü hatırlatıcı olması gerekir. Her ne kadar rüyayı gören rüyanın vahyle
ilgili ihtiva ettiği hükmü bilmese de bu rüya ile hükme muttali kılınabilir.
Kim rüyasının doğru olmasını isterse, doğru olmaya baksın, helal yesin,
Allah’ın emir ve yasaklarına dikkat etsin. Kıbleye doğru ve abdestli olarak
yatsın. Gözleri kapanıncaya kadar Allah’ı zikretsin. O zaman rüyası tekzib
edilemeyecek derecede olur.
En doğru rüyalar seher vakitlerinde görülen rüyalardır. Seher vakti
ilahi vahyin indirildiği vakittir. Seher vakti rahmet ve mağfiretin indiği
şeytanların durulduğu vakittir. Sadık rüyanın aksi gece yarısı görülen,
şeytanların ve şeytani ruhların intişar ettiği vakitlerde görülen rüyadır, Ubade
b. Samit derki:
Rüyalarla görevli bir melek vardır. Melek uygun gelen misal ve
şekillerle kula rüyayı gösterir.Rüyayı herkesin durumuna göre misallendirir.
İmam Malik (ra):
“Rüya vahiy çeşitlerinden biridir” diyerek bilgisizce rüya
tabir etmeyi meneder ve “Allah’ın vahyi ile mi oynuyorsunuz?” derdi.
Rüyayı, hükümlerini tevil yollarını ve ayrıntılarını anlatmak ayrı bir
sahaya girer. Bunları burada anlatmamız bizi konumuzun dışına çıkarır.
Allah en iyisini bilir.
Cumartesi, 01 Kasım 2008 07:18 tarihinde güncellendi
Cuma, 31 Ekim 2008 11:28
Ali Kara
İBNİ KAYYIM'I İYİ ANLAMALI - 2
İLHAMIN DERECELERİ
Menazil sahibi derki:
İlham üç derecedir.
Birinci derece: duymaya bağlı ve kesin olarak vahy şeklinde tezahür eden nebe
(haber) dir. Zira mutlak anlamda “nebe” bir özelliği olan habere denir.
Her haber nebe değildir. Oysa bu, o büyük gaybdan gelen haber manasına nebedir.
Vahy ve ilhamdan kasdedilen kendisine ilham gelen kişiye bunun
gereğinin kesin olduğunu bildirmektir. Bu ya işitme vasıtasıyla olur. Ya da
vasıtasız bildirmesiyle olur.
Ben derim ki: İlhamın işitme vasıtasıyla
hasıl olanına gelince, bu ilham değildir. Bilakis bu hitab kabilinden
birşeydir. Bunun nebilerden başkası için meydana gelmesi düşünülemez. Hz.
Musa’ya tahsis edilen hitab bu kabildendir. Zira burada hitab eden Hakk Azze ve
Celledir.
Riyazat erbabının çoğu hakkında hasıl olan işitmeye gelince:
Bu da üç şekilden biri ile olur, bunun dördüncü bir şıkkı yoktur.
Bunun en üst mertebesi Melikin ona cüz’i bir şekilde hitab etmesidir. Bu hitab,
nebilerden başkasına da hasıl olur. Nitekim melekler İmran b. Husayn’a selamla
hitap etmişlerdi.İmran dikkatle bakınca selam vermeyi kesiyorlardı, İmran dikkatli
bakmadığı zaman meleki hitab tekrar geri geliyordu. Bu çeşit hitab iki
türlüdür:
Birincisi: kişinin bizzat kulağı ile
duyduğu hitab ki müminlerin geneline nisbetle bu nadiren gerçekleşir.
İkincisi: kalbe atılan bir hitabdır,
melek onu ruha ilka eder. Nitekim meşhur hadiste:
“Şüphesiz meleğin de şeytanın da ademoğlunun kalbine bir şey
ilham etmesi mümkündür. Meleğin ilhamı hayrı hatırlatması, vaadi tasdik
etmesidir, şeytanın ilhamı şerri hatırlatması ve vaadi (cenneti- cehennemi) tekzib etmesidir”.
Sonra Rasulullah şu ayeti okur:
“Şeytan size fakirliği vaad eder ve fahşayı (yüz kızartıcı şeyleri) emreder, Allah ise size mağfiret ve
lutfunu vaad ediyor” (Bakara, 268)
Diğer bir ayette Allah Teala:
“Hani o gün Rabbin meleklerine ben sizinle beraberim gidin,
müminlerin kalbini sağlamlaştırın diye vahyetmişti”(Enfal,12) buyurur.
Bu ayet “Onların kalblerini güçlendirin ve onlara zafer
müjdeleyin” şeklinde tefsir edildiği gibi “Onlarla beraber savaşta hazır
bulunun” şeklinde de yorumlanmıştır. Bunların ikisi de doğrudur. Melekler
hem müminlerle beraber savaşta hazır bulunmuşlar, hem de onların kalblerini
pekiştirmişlerdir.
Allah’ın mümin kullarının kalbine vaz ve nasihat vermesi de bu
hitab nevindedir. Nitekim Tirmizi’nin Camii ile Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde
Nevvas b. Seman yoluyla gelen hadisde Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Allah Teala sıratı müstakimi; şöyle temsil eder. Sıratın iki
yanı surla çevrilidir, bu surların açık duran kapıları vardır, kapıların
üzerinde geniş perdeler mevcuttur ve sıratın bir başında bir de üzerinde durup
insanları sırata çağıran davetçiler bulunur.
İşte bu sırat-ı müstakim İslam’dır. Surlar Allah’ın hududu, açık
duran kapılar da Allah’ın haramlarıdır. Allah’ın hadlerinden birini çiğneyen, o
perdeyi kaldırmış (yani sırat-ı müstakimden çıkmış)
olur. Yolun başında duran davetçi Allah’ın kitabıdır. Yolun üstünde duran
davetçi de Allah’ın mü’minlerin kalbindeki öğütçüsüdür.”
Müminlerin kalbindeki bu öğüt melekler vasıtasıyla gelen ilahi
ilhamdır.
Bu ilhamın doğrudan meydana gelmesine gelince bu, henüz açıklığa
kavuşmuş ilan şeylerden değildir. Bu konuda olumlu ya da olumsuz kesin bir
yargıya varmak delile dayanır.
En iyi bilen Allah’dır.
İşitmekle vuku bulan hitabın ikinci nevi: Bu, cinler tarafından gelen gaybi hitablardır. Bazen hitab eden
mümin salih bir cin olur ve bazen de şeytan olur. Aynı şekilde bu nevi ilham da
kendi içinde iki kısma ayrılır.
Birincisi: Melek ya da şeytanın hitabının
kişinin kulağıyla işitebileceği şekilde iknasıdır.
İkincisi: İlham olunurken ilhamın kalbe
doğdurulmasıdır. Cinnin emir veya nehiyde bulunurken ve ona vaad ederken ümit
verirkenki vaad ve ümitlendirmesi bu eşit ilhamdandır. Nitekim Allah Teala da :
“Şeytan onlara vaad eder ve onları ümitlendirir, oysa şeytan onlara
ancak aldanmayı vaad eder”(Nisa, 120),
“Şeytan size fakirliği vaadeder ve yüz kızartıcı şeyleri yapmanızı
emreder” (Bakara, 168) buyurur.
Kalbin de kulağın da bu tür hitabdan nasibi vardır. Bundan ancak
peygamberler ve ümmetin tamamı korunmuştur.
Bu hitaba maruz kalan kişi bu hitabın meleki mi yoksa Rahmani mi
olduğunu nereden,hangi burhan ve delille bilecek?
Şeytan nefse ilhamını atar, kulağa hitabını bırakır. Aldatılmış ve
tuzağa düşürülmüş olan kişi de, bana söylendi, böyle hitab edildi ben de tasdik
ettim der. Fakat sana söz söyleyen ve hitab edenin kim olduğunu biliyor musun?
Ömer b. Hattab (r.a), Gaylan b. Seleme’ye -sahabedendir-
hanımlarını boşayıp malını çocukları arasında taksim edince - “öyle
zannediyorum ki - şeytan kulak hırsızlığı yaparak senin öleceğini öğrendi de
ölümü senin nefsine koydu. Ey Şehr (Ömer) senden sonra okuyanlar kime güvensin,
gerçeği kimden öğrensinler.”
Üçüncüsü: Hal hitabıdır. Şahsın
kendisinden çıkar ve yine kendisine döner, Şahıs ise bunun dışarıdan geldiğini
zanneder. Oysa bu hitab kişinin kendisindendir, nefsden çıkar yine nefse döner.
Bu, çoğunlukla saliklere arız olan ve onları yanıltan bir
durumdur. Salik bunun Allah’ın hitabı olduğunu, Allah’ın kendisiyle konuştuğunu
sanır. Bu yanılmanın sebebi şudur:
İnsanın latif ve ince müdrikesi, riyazetle berraklaşıp yoğun
meşgalelerinden alakası kesilince, bu müdrikenin hükmü bedeni kaplayan kalb ve
ruhun hükmü mesabesinde olur, bilginin hükmü de ruha ve kalbe olur. Böylece
nefs ve kalbin bütün gayreti kendilerine bağlı bitişik olan manaları tecrid
etmeye yönelir ve ruhun bu manalara bağlantısı da daha da artar. Böylece ruh bu
meşgul edici ve bağlayıcı şeylerin yerini alır ve kalb bu manalarla dolar.
Sonra bu manalar konuşmaya ve olağan şeyler hükmündeki ruhi ve kalbi hitaba
dönüşür ve böylece ruhun arınmasına uygun düşer. Böylece bu manalar, işitme
duyusu için işitilmiş sesler gibi şekillenir. Görme duyusu için görünen
şahıslar gibi şekillenir. Ve o kişi bir takım suretler görmeğe ve bazı
hitabları duymaya başladığını sanır. Oysa bütün bunlar onun nefsinde olup
bitmektedir, hariçten gelen hiç birşey yoktur. Ama o birşeyler gördüğüne bir
şeyler işittiğine ve doğru’ söylediğine yemin eder.Fakat acaba gördüğü dışardan
mı yoksa nefsinden mi? Bütün bunlar kişinin temyiz kabiliyetinin zayıflığı;
ilminin azlığı, bu manaların kalbini kaplaması ve ruhun meşgalelerden tecrid
edilmesinden kaynaklanır.
İşte bu üç şekil hitabın çeşitleridir. Kim bunlarla gösteriş
yaparsa o ancak aldanma, hile ve tuzak içindedir. Bu konuda söylenecek söz bundan
ibarettir. Bu konu anlayıp inceleyebilen için en önemli konulardandır. Doğruya
ulaşmayı nasib eden Allah’dır.
(Menazil Sahibi) Herevi derki: ”İlhamın ikinci derecesi:
Apaçık meydana gelen ilhamdır. Bunun doğruluğunun belirtisi şudur ki; buna
mazhar olan kişi, perdeyi yırtmaz, dinin çizdiği sınırı (had) aşmaz ve hiçbir
zaman hataya da düşmez.”
Bu ikinci derecedeki ilhamla birinci derecedeki ilham arasıdaki
fark şudur:
Bu ikinci derecedeki ilham kalbden atılması mümkün olmayan zaruri
olan şeyin bilgisine benzer. Bu ilham muayene (müşahade) mükaşefedir. Bu,
birinciden daha üstün bir derece ve ondan daha açıktır.
Bu ilhamın kalbe nisbeti görülen şeyin göze nisbeti gibidir. Bu
tür ilhamın üç belirtisini saymıştır.
Birincisi: Perdeyi açmamasıdır. Bu ilham
sahibi başkasının gizli hali kendisine keşfolunduğu zaman, ister hayr olsun,
isterse şerr olsun bunu açıklamaz. Veya Allah’ın sırrını insanlardan gizlediği
şeyi açıklamaz ve kendisine hali keşfedilen sırrını da gizler.
İkincisi, haddi aşmamasıdır. Bu da iki
manaya gelebilir:
Birincisi: Bu ilhamla Allah’ın koyduğu
sınırı aşarak günah işlemez, kahinler ve şeytani keşf sahihlerinin yaptıkları
gibi.
İkincisi: Dinin sınırlarının aksine
hareket etmez. Allah’ın, ardına düşülmesini ve araştırılmasını yasakladığı
ayıpları (avret) araştırmak gibi. Bu keşif sahibi keşfiyle bu gibi işlere yeltenir,
müslümanların ayıp ve kusurlarını araştırırsa bu keşif Rahmani değil,
şeytanidir.
Üçüncüsü: Bu keşif sahibini hiçbir zaman
hataya düşürmemiştir. Şeytani keşif böyle değildir. Çünkü şeytani keşifte hata
çok olur. Nitekim Nebi (sav) İbn Said’e “ne görüyorsun?” diye sorduğunda, o da bazen doğru bazen yanlış görüyorum, demiş,
Nebi de, sana karışık gösteriliyor.(Buhari, Edeb,97;
Müslim, Fiten, 95) buyurmuştur.
Şeytani keşif mutlaka yalandır doğruluğu hiçbir zaman daim olamaz.
“Menazil” sahibi derki, ilhamın üçüncü derecesi: sırf gerçeğin parladığı,
tecelli ettiği ihamdır. Bu ilham sahibi, salt ezeli hakikatin kaynağından
konuşur. Bu, kendisine işaret edilemeyecek kadar zirvede olan bir ilhamdır.
Ona göre tahkikin kendisi: Hakikati
müşahedede fani olmaktır. Şöyle ki bu müşahade sırasında hakikatten başka
herşey yok olur ve resimler sırf yokluğa (adem) bürünür. Bu derece ilham, ilham
gelene sırf hakikat olarak açılır, bu ilhama akıl ve hissin idraklarından
hiçbir şey karışmaz.
Eğer burada akli veya hissi bir idrak söz konusu ise hakikatin
sırf parıltısı olamaz, böyle bir şey meydana gelmez. Onlara göre bu keşiften
bahsedeni ancak onunla birlikte olan ve ona bu hususta iştirak eden
anlayabilir. Bu keşif sahihlerine göre bütün mahlukat o sırf hakikat karşısında
hicaplıdırlar. Yine onlara göre ilim, akıl, hal bu hakikat karşısında örtülüdür
ve mahlukatın konuşması ancak hicabın berisindeki dil iledir. Mahlukat bu
hicabın ötesinde gizli mananın dilinden anlamazlar, îşte bundan dolayı bu
hakikata işaret etmek onu ifade etmek mümkün değildir, işaret ve ifade ancak
duyular va akıl yoluyla kavranılan şeylerde olur, bu keşf ise hissi ve aklın
ötesinde olan bir keyfiyettir. Bu ilham hasılı şudur ki: Bu ilhamla beraber
bütün vasıtalar ortadan kalkar, yok olur, izmihlal bulur: Fakat bu durum
varlıkta değil, şuhud halinde olur. Vahdet-i Vucud’u savunan ittihadiliğe
gelince, onlar bunu varlıkta adem (yokluk) ve izmihlal olarak nitelerler.
“El-Menazil” kitabının müellifini de
kendilerinden sayarlar, oysa o akıl, din, hal ve marifetçe onlardan uzaktır.
Allah en iyisini bilir.
Cumartesi, 01 Kasım 2008 07:13 tarihinde güncellendi
Cuma, 31 Ekim 2008 10:27
Ali Kara
İBNİ KAYYIM'I İYİ ANLAMALI !!!
İBNİ KAYYIM’A GÖRE FENANIN TARİFİ
(Tasavvufu anlamayıp inkar edenler
okumasın…)
Mutasavvıfların işaret ettikleri ve
kullandıkları fena, kulun gözünden hadis olanların gitmesi, var olmadan önceki
gibi yokluk ufkunda kaybolmasıdır. Ezelde olduğu gibi sadece hakkın baki
kalmasıdır. Sonra aynı şekilde müşahadeyi yapanın şekil ve varlığı kaybolur.
Böylece de onun ne sureti ve ne de varlığı kalır, sonra yine kulun müşahadesi
kaybolur, sonra hak bizzat kendisini müşahade ettiği şey olur. Bu varlıkların
yaratılmasından önceki durum gibidir. Fenanın hakikati daha önce olmayanın fani
olması, ezeli olanın baki kalmasıdır.
Menazil yazarı fena hakkında şunları
söyler:
“Fena önce ilim, sonra inkar, sonra
Hakk bakımından, Hakkdan başkasının yok olmasıdır.
Fena üç derecedir:
Fenanın birinci derecesi, bilginin bilinende fenasıdır, bu
ilim bakımından olan fenadır. Görmenin görünenlerde fenası, inkar itibariyle
olan fenadır. Varlıkta fena olmayı istemek Hakk itibariyle fenadır.
İkinci derecesi, taleb müşahedesinin düştüğü fena,
marifet müşahedesinin düştüğü fena, yine görme müşahedesinin düştüğü fenadır.
Üçüncü derece; Fenanın müşahedesinden fani
olmaktır. Bu fena hakk itibariyle olan, göz aydınlanmasıyla görülen, beka
yoluna girilerek, cem denizine binilerek gerçekleşen fenadır.”
Şimdi biz bu görüşlerin önce hakk ve
batıl olan taraflarını açıklayarak sonra da fenanın kısımlarını inceleyeceğiz.
Övülen fena ile -ki bu Allah’a yakın olan dostlarının fenasıdır- yerilen fena-
bu da ilhad ehline ve vahdeti vücud görüşünde olanlara ait, kemal derecesinde
noksan olanların fenasıdır- arasındaki farkları Allah’ın yardımı, kudreti ve
teyidi ile göreceğiz.
Herevi, “Fena hakkdan başka her
şeyin inkar yönüyle yok olmasıdır” sözüyle, varlık külli olarak yok olur demek
istemiyor.-O ancak varlığın ilimde izmihlal bulmasını kasdediyor.
Böylece Allah’dan başka her şeyin
batıl olduğunu, varlığının iki yokluk arasında bulunduğunu, onun varlığının
sadece yokluk olduğunu, yokluğunun kendi varlığı sebebiyle, varlığının ise
Allah’ın onu var kılmasıyla gerçekleştiğini bilir. Böylece kul onun ilminde
yokluk halinde olduğu gibi fani olur. Kul onun ilminde fani olunca, bunun
üzerindeki başka bir dereceye yükselir. Bu derece de Allah’dan başka herşeyi
inkar ve reddetmektir. Bu birinciden daha yücedir. Çünkü bu kulun Allah’dan
başkasından gayb olmasıdır, kul onların varlığını inkar etmediği halde onlar
kulun idrak alanından çıkarlar. Bu ikincisi, masivanın inkar ve
reddedilmesidir.
İşte bu noktada İttihadi –vahdeti vucud
ehli- işe karışır ve der ki:
Fenadan kasdedilen külli olarak
Allah’dan başkasını inkar etmektir ve burada hiçbir şekilde başkası yoktur.
Şeyhü’l-islam bu ittihad ehlinin
ilhadından uzaktır. Her ne kadar onun ifadeleri bunu iham ve ilham ettiriyor
olsa da o bunlardan beridir.
Şeyhü’l-islam (Herevi) varlıktaki
değil, müşahededeki inkarı kasdediyor. Yani O, varlığın müşahedesini inkar
etmektedir, yoksa bizatihi harici varlığını değil. O varlığın ilim ve müşahede
ile ilgili varlığını inkar ediyor, dıştaki maddi varlığını değil. Böylece önce
kendi, şuhudi ve ilmi varlığından kaybolur, sonra ikinci olarak kendini ilminde
inkar eder. İşte kulun inkar itibariyle izmihlali budur. Sonra kul bunun daha
üstündeki bir dereceye yükselir. Bu da kulun hakikatte izmihlalidir. Bunun
artık asla bir varlığı yoktur.
Kulun varlığı ancak Hakkın varlığı
ile kaimdir. Eğer Hakkın varlığı olmasaydı, kul da var olmazdı. Gerçekte ise
var olan sadece hakktır. Var olanlar onun varlığının eseridir. Onların
“mevcudatın asla bir varlığı ve eseri yoktur, bunlar yok olucu, fani ve
izmihlale uğrayıcıdır” sözlerinin manası da budur.
Cumartesi, 01 Kasım 2008 07:12 tarihinde güncellendi
Pazartesi, 27 Ekim 2008 13:17
Rehnüma
Kütüphaneleri yakmaya gerek kalmadı
Dil inkılabının başlıca iki sebebi vardır:
1. Batı karşısında geri kalmışlık duygusu. Dil inkılâbının esas sebebi geri kalmışlık duygusunun verdiği karmaşadır. Zira Türkiye ileri bir ülke olsaydı, böyle bir şeye katiyen ihtiyaç duymayacaktı (Bizden başka hiç bir millet ve ülke böyle bir şeyi tecrübe etmemiştir).
2. Şark medeniyetinden kopma arzusu. Başka bir ifadeyle eski kültürel ve iktisadi yapı yeni kelimelerle ve yeni kelimelerin çağrışım dünyasıyla ortadan kaldırılmak istenmiştir. Böylece yeni bir düşünüş sistemiyle batı medeniyeti daha kolay kabul edilmiş olacaktı. Yani amaç alfabe devrimiyle birlikte yeni bir dil oluşturmak ve eski kültürle alakayı koparmaktı.
İkinci maddedeki gerekçede milliyetçiliğin öze dönüş şiarı da rol oynamıştır. Ancak maddi ve teknolojik gelişmeyle dildeki eski ve yeni kelimeler arasında katiyetle her hangi bir bağ yoktur. Eğer böyle olsaydı, Stalin diktatörlüğü ve “kültür ihtilali” yapan Çin, dinî çağrışım yapıyor diye kelimeleri yasaklarlardı, fakat böyle bir şey vâki olmamıştır.
Abdülkadir İnan’ın dil inkılâbının sebeplerini pek güzel açıklayan bir hatırasını nakledersek, mesele daha iyi anlaşılacaktır:
Pazartesi, 27 Ekim 2008 14:11 tarihinde güncellendi
Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir. Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.