.

.

Ehlisünnet İnancı

E-posta Yazdır PDF

ELFAZI KÜFÜR

 kelimlerrr.jpg

 

KÜFÜR LAFIZLARI

Bu mesele çok mühim olduğundan burda biraz bahsedeceğiz.

İrtidat, dinden dönmek demektir. Bunun sebebi olan şey ekserde ağızdan çıkan sözlerdir. Bazı fiiller de varki, onların işlenmesinde tevil kabul edilmez, mesela kişinin kafirlere ait olan ibadet eşyalarını giyinmesi, bele zünnar (papazların bağladığı bel kuşağı) bağlamak, puta tazim etmek, Kur’ana hakaret etmek gibi.

Ana hatlarıyla küfrü gerektiren şey dört tanedir.

1-İnkar. İslamın kati bir hükmünü inkar.

2- İstihfaf. İslamın hükümlerini hafife almak.

3- istihza. İslamın hükümleriyle alay etmek, dalga geçmek.

4- İstihlal. Kati olan bir haramı helal saymak (veya helali haram saymak.)

Bu durumlarda kişi dinden çıktığından daha evvel yaptığı ibadetleri silinir, tevbe eder ve islama girerse yapmış olduğu haccını iade etmelidir. Küfür halinde iken hanımından boş olmuş olur, bu hallerde hanımı ile cima etse zina etmiş olur. Eğer bunun neticesinde çocuk olsa veledi zina olur. Tevbe ettiğinde nikahını da tazelemesi gerekir.

Bu kişinin tevbesinde adet şeklinde kelime-i şehadeti okuması ona fayda vermez, belki söylediği sözlerden ve kötü itikattan tamamen dönmesi gerekir. Bu güb için küfür sistemlerine (demokrasi, laisizm, faşizm v.s.) iman etmiş bir kişinin, islama girmesi bütün bu kötü itikadlarından ve sözlerinden tamamen tevbe ederek kelime-i şehadeti okuması gerekir.

Kasıtla küfür kelimesini söyleyenin imanı yok olur, tevbe etmekle ve imanını tazelemekle emredildiği gibi nikahını da (şahitler huzurunda) tazelemekle emredilir. Hataen küfür sözünü söyleyen mü’mindir, imanı sabittir, fakat istiğfar etmekle emredilir.

Kadın küfür sözünü söylerse, alimlerin ekserisi nikahın fasit olduğunu söylerler ve nikahın yenilenmesi gerektiğine hükmederler.

Küfürden korunmak için sabah-akşam şu duanın okunması tavsiye edilir:

 

اَللَّهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِكَ مِنْ اَنْ اُشْرِكَ بِكَ شَيْئًا وَ اَنَا اَعْلَمُ وَ اَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ اَعْلَمُ اِنَّكَ اَنْتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ

 “Allahım! Ben, bildiğim halde birşeyi sana ortak koşmaktan sana sığınırım. Bilmediğim şeylerden de senden mağfiret talep ederim. Muhakkak sen, gayıbları bilensin.”

Bütün bu meselelerde, bir yönden kişiyi kurtarmak mümkün ise o tarafa itibar edilerek kişinin müslüman olduğuna fetva verilir, küfrüne hüküm verilmez.

Kişi oynayarak, dalga geçerek küfür kelimesini söylerse, o kişinin  kafir olduğundan ihtilaf yoktur, itikadına bakılmaz. Hataen veya zorlanarak söylemişse müslümandır.

İmamı A’zam rahmetullahi aleyh der ki “Kendime, kimsenin küfrüne fetva vermemeyi lazım getirdim.”

Bu durumda ehli sünnet vel cemaat mezhebinin görüşlerini insanlara öğretmenin ne kadar lazım olduğunu anlamış oluyoruz.

Her kim, küfrünü gizlese veya küfre yönelip onu kast etse kafirdir. Herkim, dili ile isteyerek (zorlanmadan) küfür kelimesini söylese, kalbinde iman dolu olsa yine kafirdir, zira kafirin küfrünü sözü ile biliriz, isteyerek küfür sözünü söyleyince insanların ve Allahın katında kafir olur.

Kişinin kalbine bazı küfür sözleri gelse de bunları söz ile konuşmasa, bu durum halis imandır. Vesveseye kapılmadan onları def eder.

Bir müddetten sonra kafir olmayı kast etse, o anda kafir olur.

Kişinin kendisi için küfre razı olması ittifakla küfürdür. başkasının küfrüne razı olması, onu güzel görüp cevaz vermesi durumunda küfür olur. Ancak o kişi zalim olup onun ceza görmesi ve Allah tarafından ondan intikam alınması için kafir olmasını istemek küfür değildir. Buna göre, Allahın intikamını alması için zalimler hakkında kafir olarak ölmeleri için beddua edilebilir.

İnsanlara küfür kelimelerini söylemeleri için öğretenler de kafir olur. Aynı şekilde kadının kocasından boşanması için ona küfür kelimesini söylemesi için öğretenler de kafir olur.

Bir Yahudi veya Hıristiyan, ‘Lâ ilâhe illellah’ dese, fakat ‘Muhamme dur-resulullah’ demese, müslüman olmaz.

Bir mecusi / putperest, Sallallahu aleyhi ve sellem demekle müslü-man olmaz.

Müslümana karşı ‘Senin dinin haktır’ diyen kafir, müslüman olmaz.

Allah için mekan isbat etmek, bir cihette olduğunu söylemek küfürdür. Allah insafla oturdu veya insafla kalktı dermek küfürdür, zira Allahu Tealayı beşer vasıflarıyla vasıfladı.

“Eğer dün şöyle şöyle yaptııysam kafir olayım” dese ve o şeyi yaptığını bilse bu küfürdür, zira bununla küfrüne razı oldu.

Ayın etrafında halka şeklinde bir tabaka görünce “Yağmur yağacak” deyip alet veya bir alamet olmadan gaybı iddia etse küfür olur. Bu zamanın hava tahminleri aletler ve bazı alametlerle olduğundan gaybı bilmek değildir.

Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğini kabul edip son peygamber olduğunu tasdik etmezse müslüman olmaz.

Filancı peygamber olsaydı ona iman etmezdim derse kafir olur. Hızır ve Zül-Kifl aleyhimesselamların peygamber olmasını inkar küfür değildir, zira peygamber olmalarında ihtilaf vardır.

Fasık birisine “Namaz kıl, namazın tatlılığını bulursun” dese, o fasık ta ona cevaben “Namazı terk et, terk etmenin tatlılığını / zevkini bulursun” dese kafir olur.

Namaz kıl denilen kişi, Allah benim malımı noksan etti, bende onun hakkını noksan edeceğim (kılmam) dese kafir olur. Namaz kıl, diyene karşı, sabret Ramazan gelince kılarız diyen de kafir olur.

Alimin veya Hazreti Ali’nin (radıyellahu anhu) soyundan gelen Seyyidlerin ağzına küfreden kafir olur, hanımından boş olur.

İlim kitaplarına hakaret etmek te küfrü gerektirir.

Şeriata gidelim denilen kişi, ben gelmem derse bakılır, eğer şeriat ile inatlaşmak içinse kafir olur, davalaşmaktan sakınmak içinse kafir olmaz.

Kafirin cennette mi, yoksa cehennemde mi olduğunu bilmiyorum, diyen kafir olur.

Hıristiyan, yahudiden daha iyidir diyen kafir olur, zira kötülüğü kesin sabit olan bir kafire iyi demiş oldu, ancak hıristiyan yahudiden daha az şerlidir denilir. (Buna ehven-i şer denilir. Bu durum siyasi parti meselerinde geçerlidir. Küfür nizamının içinde islama en yakın olanı desteklemek ancak, ehven-i şer kabilinden olur.)

Biri küfür kelimesini söylese, diğerleri de ondan gülseler, hepsi kafir olurlar, ancak o söz mutlaka insanı güldüren bir söz ise, bu durumda kafir olmazlar. Bu tehlikeden dolayı televizyonlarda, filimler ve piyeslerde yapılan güldürücü şeylerde itikadla alakalı hususlar hafife alınırsa son derece sakınmak gerekir, aksi takdirde olaya iştirak eden herkes kafir olur, zira hadisi şerifte bildirildiğne göre kişiler, akşam mü’min olup sabaha kafir çıkacaklar, sabah mü’min olup akşama kafir döneceklerdir.

Küfür bayramlarına ve merasimlerine tazim ile katılmak, tebrik etmek, hediye vermek küfürdür. O gün bir şey yemek ve içmek küfür değildir, fakat onlara tazim için verilecek bir yumurta bile kişinin küfrüne sebeb olur.

Mecusilerin şapka-fes gibi eşyasını giyinmek küfürdür, ancak sıcak veya soğuktan korunmak için giyilebilir. Bu gibi kıyafetlerde asıl tehlike, kafirlere benzemek niyeti ile olursa küfür olur. Benzemek kastı yoksa, niyetine göre haram veya mubah olur.

Bu gibi meseleler sadece insanları korkutmak için değil, belki kesin hükümler bu şekilde beyan edildiği için sizlere bazılarını aktardık. Allahu Teala, sizi ve bizi, dilimizin kaymasından, hata veya unutarak küfür kelimesi konuşmaktan muhafaza eylesin. Peygamberi Muhammed aleyhisselam hürmetine… Âmin!

Çarşamba, 23 Aralık 2009 06:00 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ŞEFAAT HAKTIR..

aa.jpg

 

 

 

 

 

BAYINDIR VE BENZERLERİNE   REDDİYE.....

 

KURTUBΠ TEFSİRİ   -  ŞEFAAT   MESELESİ

                        

Bakara suresinde ayetel kürsi (255) de şöyle buyuruldu: “Onun katında kim şefaat edebilir! Ancak izin verdiği müstesna…..”

Bu ayette yerleşti ki Allahu teala dilediğine şefaat için izin verecektir. Bunlar Nebiler, alimler, mücahitler, melekler ve diğerleri ki Allahu teala onları şerefli ve keremli kıldı.

Bu izahtan sonra deriz ki; ancak Allahu teala’nın razı olduğu kimseler için şefaat edeceklerdir. “Ancak Allahın razı olduğu kimseler için şefaat ederler.” (Enbiya: 28)

Peygamberler ümmetlerinden günah sebebiyle cehenneme düşenler için şefaat edecektir, akrabaları olmadığı ve onları tanımadıkları halde; ancak iman sebebiyle olur.

Bundan sonra, nebilerin şefaatinin ulaşamadığı, günaha ve masıyete dalmış kişiler hakkında, en merhametli olan Allahu teala’nın şefaati olur. 

Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in, hesabların çabuk görülmesi için yapacağı şefaat sadece ona hastır.

Derim ki (Kurtubi r.a.) ; Müslim sahihinde şefaatin keyfiyetini beyan etmiştir. Zikrettiğine göre bazı şefaat ediciler, cehenneme girip azabı hak eden bir takım kimseleri ordan çıkartırlar. Buna göre müslüman için iki şefaatin olması uzak değildir.

Biri:  ateşe girmeyenler hakkında şefaat. Diğeri: ateşe varıp girenler hakkında şefaat.

Ebu Said el Hudri’nin r.a. hadisinde şöyle zikredildi: “Sonra sırat köprüsü, cehennem üzerine konur. Şefaate izin verilir. Şöyle derler: - Allahım selamet ver, selamet ver.-

Kardeşleri hakkında müminler şöyle der: Rabbimiz! Onlar bizimle birlikte oruç tutarlardı, namaz kılarlardı, hac yaparlardı.

Onlara denilir: Tanıdıklarınızı (cehennemden) çıkartın. Suretleri ateşe haram olur (ateş onları yakmaz), ateş içinden bir çok kimseyi çıkartırlar ki onların bazısının bacağının yarısına kadar veya dizine kadar ateş gelmişti.

Sonra derler: Rabbimiz!bize emrettiğinden hiç kimse ateşte kalmadı. Allahu teala buyurur: Dönün, kalbinde hayırdan (imandan), dinar ağırlığınca bulduğunuz kişileri de çıkartın. Pek çok kimseyi çıkartırlar.  

Daha sonra aynı minval üzere hitab olur ve –kalblerinde yarım altın ağırlığınca hayır olanı çıkartın- buyrulur. Daha sonra –kalblerinde zerre ağırlığınca hayır olanlar- çıkartılır. Böylece pek çok kimseyi çıkartırlar.

Ebu Said r.a. şöyle derdi: Eğer beni bu hadisle tasdik etmiyorsanız, şu ayeti okuyun: “Muhakkak Allah, zerre ağırlığınca zulmetmez. Eğer iyilik ise, onu kat kat yapar ve kendi tarafından da büyük ecir verir.” (Nisa: 40)

Allahu teala buyurur: Melekleri şefaatçi yaptım, nebiler şefaat etti, mü’minler şefaat etti, en merhametli olan benden başkası kalmadı. Cehemmen içinden bir kabza alır, simsiyah olmuş hiç hayır işlememiş pek çok kimseyi ordan çıkartır.  (Cami-ul Ahkam – Kurtubi: 3/273)

 

İBNİ KESİR TEFSİRİ

 

“Onun katında kim şefaat edebilir; ancak izin verdiği müstesna” (Bakara: 255)

“Göklerde nice melekler var ki, onların şefaati bir fayda vermez; ancak Allahın, dileyip razı olduğuna izin vermesi müstesnadır.” (Necm: 26)

“Ancak razı olduğu için şefaat edebilirler…” (Enbiya:28)

 

Bu durum, Allahu teala’nın azamet ve kibriyasının yüceliğindendir; zira onun huzurunda hiç kimse şefaate cesaret edemez, ancak kendisi için şefaate izin verilen müstesnadır.

Şefaat hadisinde olduğu gibi:  “Arşın altına gelirim, secde ederek yere kapanırım. Allahın dilediği şekilde dua ederim.

Sonra denilir: Başını kaldır, söyle dinleneceksin, şefaat et şefaatin kabul.

Buyurdu: Benim için bir (miktar) sınır konur, onları (o miktarı) cennete girdiririm.”

                                                                                                                     (İbni Kesir: 1/679)

BAHRUL MEDİD TEFSİRİ

 

“Onun katında kim şefaat edebilir; ancak izin verdiği müstesna” (Bakara: 255)

Bu ayet, Allahu teala’nın şanının büyüklüğünü beyan eder. Zira onun katında hiç kimse, irade ettiği şeyi değiştirmeye kadir olamaz, ancak kendinin, dilediğine izin vermesi müstesnadır. Burdaki soru şeklindeki hitab, inkar (müşriklerin itikadını red) içindir. Zira müşrikler, putlarının kendileri için şefaat edeceğini itikad ederlerdi. Allahu teala onların bu zuumunu (yanlış itikadını) red ederek –hiç kimse, O’nun katında, azab etmeyi murat ettiği hakkında şefaat edemez, ancak izin verdiği müstesnadır- demiştir. Bununla (izinle), Nebi s.a.v, bazı peygamberler, veliler ve melekleri kasdetmiştir.                             (Bahrul medid 1/326)

 

TAHRİR VE TENVİR

 

“Ancak hakkında razı olunan için şefaat ederler.” (Enbiya: 28)

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem için şefaatin olduğu pek çok sahih hadiste sabit olmuştur. Şu ayeti kerime de buna işaret eder.

“Rabbinin seni, Makamı Mahmud’a yükseltmesi umulur.” (İsra: 79) 

Sahih hadislerde bu ayet –şefaat makamı- ile tefsir edilmiştir. Bu sebeble, itikadımızın asıllarında biri de, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem için şefaati isbat olmuştur. Mutezile mezhebi bunu inkar etmiştir. Onlar bu inkarlarıyla hatadadırlar. Delil getirdikleri hususlarda karışıklık içindedirler. (Tahrir ve tenvir: 3/16)

 

Mutezile gibi buzamanın pofları da (Bayındır gibi) işi karıştırmış. Öyleki delil olarak getirdiği ayetin tefsirine bakmamış, şayet baksaydı o ayetin (Tekvir suresinin son ayeti), kafirler hakkında olduğunu görecekti.

Kur’anda bulunan diğer bazı ayetlerin zahiri, -asla şefaat edilemeyeceğini, hiçbir kimsenin başkasına fayda vermeyeceğini, kurtuluş için fidye ve şefaatin kabul edilmeyeceğini- bildirir.

Bu ayetlerin tamamı, haklarında hüküm verilen ebedi cehennemlik kafirler içindir veya amelde gevşeklik yapılmaması için bir tehdittir. Zira diğer pek çok ayette ve yüzlerce hadisi şerifte, şefaatin sabit olduğu icmaen de sabittir.

 

Bir misalle konuyu açıklayalım:

 

“Ondan, şefaat kabul edilmez…”

Bu ayetin zahiri, mutlak olarak kıyamet gününde şefaatin kabul edilmeyeceğini göstermektedir, lakin diğer bir çok yerde men edilen şefaatin, kafirler için olan şefaat veya Allahın izni olmadan yapılmak istenen şefaat olduğu beyan edilmiştir.

Fakat mü’minlerin Allahın izniyle yapacakları şefaat, kitab, sünnet ve icma ile sabittir.

                                                                            (Ezva-ul Beyan: 3/48)

 

Bu yüzden, sadece bir ayet veya hadisi şerifle hüküm vermeye kalkanlar, o ayet ve hadisi şerifle sapıtmış olurlar, zira hükümler Kuranın ve hadisi şeriflerin geneline bakılarak istinbat edilir. Kuranın muhkem olan ayetleri, hüküm için gözden geçirilir, hadisi şerifler taranır sonra hüküm verilir. zaten şefaat konusu da ilk asırda Efendimiz s.a.v ve ashabı tarafında net olarak açıklanmış kati bir hükümdür, daha sonra gelen sapıkların yanlış tevilleri boş kuru laftan ibarettir..

 

MUVATTA  - ŞEFAAT BABI  (3/386)

 

Ebu Hureyre’den r.a. rivayetle Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Her Nebinin kabul edilen bir duası vardır. Allahın izniyle ben bu duamı, kıyamet gününde ümmetime şefaat için saklıyorum.”

 

Aliyyul Kari r.aleyh derki: Şefaat beş türlüdür.

1- Bu, sadece Peygamber Efendimize s.a.v aittir. Bu, mahşer yerindeki dehşeti gidermek ve hesabın hemen başlamasını sağlamak için olacaktır.

2- Hesabsız olarak bir takım kimseleri cennete girdirmek. Bu da, aynı şekilde Nebimiz s.a.v hakkında varid oldu.

3- Cehenneme hak eden bazı kimseler için, Nebimiz s.a.v ve Allahın dilediği kimselerin (sıddıklar, şehitler, salihler, hafızlar gibilerinin) şefaati.

4- Günahkarlardan cehenneme girenler hakkında olan şefaat. Bunların, Nebimiz s.a.v, melekler ve mü’min kardeşleri tarafından, cehennemden çıkartılması hakkında sahih hadisler gelmiştir.

5- Cennet ehlinin derecesinin artması için olan şefaat. Bu son kısmı Mutezile ve diğer sapıklar inkar etmedi.

 

İmam Subki, şefaat hakkında uzunca bahis yaptı.

Makamı Mahmud: Mahşer yerindeki uzayan sıkıntının rahatlatılması için olan şefaattir. Bununla, evvelkiler ve sonra gelenlerin hepsi, Efendimizi s.a.v överler, ona teşekkür ederler.

Bir topluluğu hesapsız olarak cennete girdirmekle olan şefaat. Bunlar yetmiş bin kişidir.

Hesap ve terazi yanında olan şefaat.

Muvahhidlerin cehennemden çıkartılması için olan şefaat.

Cennet ehlinin derecesinin yükseltilmesi için olan şefaat.

Bazıları da, Ebu Talib’in azabının hafiflemesi için olan şefaatı zikretmişlerdir.

 

Konu uzayıp gider.

“Şefaatim, ümmetimden olan büyük günah ehli içindir.” Hadisi şerifi, Ravzayı Mutahhara’nın kapılarından biri üzerine altın renginde işlemelerle yazılmış. Onu umanlar için ne büyük müjde. Nasibsiz Vehhabi, Mutezile ve harici kafalı ahmaklar için ne büyük hüsran..  Allah, dilediğini hidayet eder, dilediğini de saptırır.

 

Ya Rabbi! Bizleri habibinin ve dostlarının şefaatiyle kabul eyle, rızanı ve cemalini kazanmayı nasib eyle… Âmîn!

 

 

Çarşamba, 16 Aralık 2009 18:05 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

İSTİVA MESELESİ

 

Normal 0 21 false false false MicrosoftInternetExplorer4

allah_c.c.jpgDÖRT MEZHEB İMAMININ İSTİVÂ İLE İLGİLİ SÖZLERİ

İmam Ahmed b. Hanbel’e r.a istiva hakkında soruldu. O: “İstiva, haber verildiği gibidir. Yoksa beşerin hatırına getirdiği gibi değildir.” Cevabını verdi.

İmam Şafii’ye r.a istivadan sorulunca, cevabı şöyle olmuştur: “Benzetmeksizin inandım, misallendirmeden tasdik ettim, bilmekte nefsimi suçladım, bu mevzuda muhabaseye (tartışmaya) dalmaktan tamamen kendimi tutmuş bulunmaktayım.”

İmamı A’zam Ebu Hanife r.a. dedi ki: “Bir kimse, Allah gökte mi yoksa yerde mi bilemiyorum, derse küfre gitmiş olur. Zira bu söz, Hak teala için bir mekan var da o kimse bunda şüphede imiş vehmini verir.”

İmamı Malik’e r.a istivadan söz açılınca şu veciz ifade ile cevab vermiştir: “İstiva malumdur, nasıl olduğu meçhuldür, ona iman vacibtir, ondan sual açmak ise bid’attır.”

İmam Malik bu soran kişiye “Seni ancak harici olarak görüyorum” dedi ve yanındakilere onu huzurundan çıkartmalarını emretti.

İmamlarımız arasında bu meselede asla bir uyuşmazlık yokur. Kim imamlarımız arasında ihtilaf olduğunu söylerse, onlara büyük bir iftira atmış olur.

Kim Allah’ın cihetele alakası bulunduğunu vehmederse, onun için marifeti ilahiden hiçbir nasib yoktur. O, ancak Allaha cisim isnad eden gibidir. Allahu teala bu gibi isnadlardan münezzeh ve yücedir… (Yusuf en-Nebhani r.a Şevahidi Hak: 218)

Salı, 22 Haziran 2010 13:54 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Ehli Sünnet'in içini boşaltmak

Ebubekir Sifil - Milli Gazete
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
2009-10-03

 
 

Dikkatinizi çekiyor mu, bilmiyorum; son zamanlarda bazı kişiler kendilerini veya başkalarını "Ehl-i Sünnet" olarak tavsif etmeye özel bir itina gösteriyor sanki. Elbette bir "meşruiyet sağlama" aracı olarak başvurulan bu yöntemi birkaç açıdan okumak mümkün:

1. "Ehl-i Sünnet", vasfen olmasa da ismen hala bu topraklarda temel belirleyicilerden birisidir.

2. Ehl-i Sünnet'in ne olduğu, kişinin hangi durumda Ehl-i Sünnet olarak tavsif edilebileceği ve hangi durumlarda bu sıfatla anılamayacağı konusu netliğini kaybetmektedir.

3. Bu durum böyle devam ederse, "Ehl-i Sünnet" kavramının dönüşmesine veya içinin boşalmasına müncer olacaktır.

Şurası açık ki, milletimizin temel aidiyetleriyle irtibatı tam olarak ortadan kaldırılabilmiş değil. Bu önemsenmesi gereken bir durum. Ehl-i Sünnet olmayı önemseyen, halka dönük işler yapan kimselerin Ehl-i Sünnet'e açıktan ta'n etmeyi göze alamaması bunun bir göstergesidir.

Ancak hemen ekleyelim ki bu durum, başta itikad olmak üzere temel aidiyetlerimizle sağlam ve canlı bir irtibatımızın bulunduğu anlamına gelmiyor. Söz konusu irtibat son derece önemli yaralar, zedeler almış durumda. İsim devam ediyor, ancak müsemmada derin problemler var.

Bu durumun sebepleri, hal çareleri ve sair boyutlar bu yazının çerçevesini aşacağı için o noktalara girmeden devam edelim.

Ehl-i Sünnet olmanın kişi için ne ifade etmesi gerektiği ya da hangi durumlarda "Ehl-i Sünnet" vasfıyla bihakkın muttasıf olunacağı ve hangi durumlarda Ehl-i Sünnet çerçevenin dışına düşülmüş olacağı meselesine, hassasiyetiyle mütenasip bir önem atfedildiğini söylemek ne yazık ki kolay değil. Burada, Ehl-i Sünnet'i Ehl-i Sünnet yapan kırmızı çizgilerin geniş halk kitleleri bakımından netliğini giderek kaybettiğini tesbit etmek durumundayız.

Bu yazıyı yazdıran problem de kendisini bu noktada gösteriyor. Bakıyorsunuz adamın Ehl-i Sünnet'in temel kabulleriyle hiç bir irtibatı yok. Edille-i Şer'iyye ve bahusus Sünnet-i Seniyye konusu, Sahabe algısı, hadislerle sabit itikad meseleleri, varlık, bilgi ve kaynak anlayışına taalluk eden meseleler... Bütün bunların birinde veya tamamında Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle hiçbir ilgisi olmayan kimseler bakıyorsunuz alabildiğine rahat bir şekilde "Ehl-i Sünnet" olarak takdim ediliyor veya kendisini öyle takdim ediyor.

Bir süre önce, dinî konularda etkin ve yetkin olduğu düşünülen bir isim, sahasıyla ilgili bir heyeti toptan Ehl-i Sünnet olarak takdim, dolayısıyla tebrie etmişti. Oysa aralarında yukarıda kısaca çizdiğim çerçevede Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle önemli farklılıklar arz eden görüşlere sahip kimseler bulunduğunu biliyoruz...

Bir diğer örnek Yaşar Nuri Öztürk. Kendisine şu anki şöhretini sağlayan ne varsa neredeyse hepsini Ehl-i Sünnet'e muhalefete borçlu olan Öztürk'ün, son kitabı İmamı Azam Ebu Hanife'de (12) kendisini Ehl-i Sünnet'e mensup göstermesine aslında şaşırdım desem yalan olur. Zira bir yandan Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyip, diğer yandan adeta hayatını Ehl-i Sünnet'le savaşmaya adamak tam da onun tarzına uygun davranış. Konuyla ilgili daha başka örnekler verilebilir...

Temel birtakım kabullerde Ehl-i Sünnet ile ayrı istikametlerde seyredenlerin bu tavrı netice itibariyle "Ehl-i Sünnet" kavramının içinin boşalmasına, dolayısıyla işlevini kaybetmesine yol açıyor.

Bu gerçek, itikad noktasında bilinçlenmenin önemini bir kere daha önümüze koyuyor. Bu nokta sadece birilerinin istismarına konu olmakla kalmaz, böyle devam ederse bir süre sonra Sünnet'in yerini bid'atlar alır ve insanlar Ehl-i Sünnet'e ittiba ediyorum diyerek ehl-i bid'atın dümen suyuna girer. Böyle bir şeyin hesabını kim verebilir?

E-posta Yazdır PDF

KADERE İMAN - 2

tevhid.jpgİMAMI RABBANİ’NİN K.S. KADER HAKKINDAKİ AÇIKLAMALARI

(1. cilt 289. mektub’tan)

Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle başlıyorum!

Kaza ve kader sırrını, kullarından has olanlara açan, yolun doğru ve düzgün olanından kayma yeri olduğundan, avamdan bunu gizleyen Allah'a hamd olsun.

Salat-selam, kendisi ile hucceti baliğanın tamam olduğu ve helak yolunda olan asilerin özürlerinin kesildiği Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, âli ve ashabı üzerine olsun; öyleki bunlar iyilik ve takva sahibi olup kadere iman etmişler ve kazaya razı olmuşlardır.

Kader, hakkında hayret ve dalalet çok olan şeydir. Ekseri münazara edenleri, vehim ve hayalleri batıldır. Hatta bazıları kuldan ihtiyarı ile sadır olan işlerde sırf cebirle hükmetti. Bazıları bunu, yegâne kahredici bir olan (Allah'a) nisbet etmeyi men etti.

Bir taife itikatta, iktisad ve sıratı müstekim olan büyük kısmı aldı. Muhakkak bu yola fırkayı naciye muvaffak edildi ki onlar Ehli Sünnet vel Cemaattır. Allah onlardan, seleflerinden ve haleflerinden razı olsun. İfrat ve tefriti bıraktılar, orta yolu seçtiler.

Ebu Hanife'den rivayet edildi ki kendisi Caferi Sadık'a (radıyellahu anhu) sorup demiş ki, ey Allah'ın Resulünün evladı! Allah işi kulllarına havale etti mi?

-Dedi ki, Allahu teala, rububiyyeti kullarına havale etmekten yücedir.

-Ebu Hanife ona dedi, kulları bunun üzerine mecbur ettimi?

-İmamı Cafer Sadık dedi, Allahu teala onları buna cebretmekten sonra onlara azab etmekten daha adaletlidir.

-Bu nasıl olur?

-İkisinin arasında, cebir yok, işi onlara havale etmek yok, zorlama yok, musallat etme yok.

Bundan dolayı Ehli Sünnet derki, kulların ihtiyari fiilleri yaratmak ve icad etmek haysiyetinden Allah'ın kudreti altındadır, kesb diye isimlendiri-len diğer bir haysiyetten kulun kudreti altındadır.

Kulun hareketi, Allah'ın kudretine nisbetle halk diye isimlendirilir, kulun kudretine nisbetle kesb diye isimlendirilir.

Temhid kitabının sahibi der ki, Cebriyye'den bazıları, “fiil, kuldan zahiren ve mecazendir, amma hakikatte kulun kudreti yoktur” der. “Kul ağaç gibidir, rüzgar onu sallandırınca sallanır. Aynı şekilde kul ağaç gibi mecburdur (derler.)”

Bu söz küfürdür. Buna itikad eden kafir olur.

Yine cebriyyeden bazılarının şu sözü de böyledir. “Kulun hakikaten bir fiili yoktur, ne hayırda ne de şerde. Kulun yaptığı işin faili Allahu subhanehudur.” Bu söz de küfür dür.

Bilki, Ehli Sünnet vel Cemaat, kadere iman eder. Şöyleki kaderin hayırlısı, şerlisi, tatlısı ve acısı Allahu subhanehu'dandır. Zira kaderin manası, ihdas ve icattır. Malumdur ki Allah'tan başka ihdas ve icad eden yoktur.

"Ondan başka ilah yoktur. O, her şeyin halıkıdır. Ona ibadet edin!"

 Mutezile ve Kaderiye, kaza ve kaderi inkar ettiler, zannettiler ki kulların fiilleri sadece kulun kudretiyle hasıldır.

Şöyle derler: Şayet Allah şerre hükmetse ve sonra da onlara bunun üzerine azab etse, bu Allahu subhanehu'dan zulüm olur.

Bu söz onlardan cehalettir. Zira kaza (hüküm), kuldan kudreti ve ihyitarı yok etmez. Çünkü Allah hükmetti ki kul, bunu ihtiyarı ile yapacak veya terk edecek.

Netice olarak derim ki bu, kulun ihtiyarının olmasını gerektirir. Bu, ihtiyarın olmasını sabitleştirir. Bunda bir zıtlık yoktur.

Ayrıca bu görüşleri, Allahu tealanın fiilleri ile de nakzedilir, zira Allahu subhanehu'nun fiilleri kazasına itibarla, ya vacibtir veya yasaktır. Eğer kazası vacibe tealluk ederse  o şey vacib olur. Veya yok olmasına tealluk ederse o şey imkansız olur. Eğer ihtiyar ile fiilin vacib olması ona zıt ise, Allahu teala faili muhtar olamaz, bu ise küfürdür.

Gizli kalmasın ki kulun son derece acizliği ile birlikte fiillerini icat etmekte müstakil kudreti olduğuna hükmetmek, son derece sefihliktir, ahmaklığın son derecesinin kaynağıdır. Bu yüzden Maveraunnehir alimleri (Allah çalışmalarını şükrana layık eylesin), bu meselede onların dalalette olduğunu, son derce mübalağa ile ifade ettiler, hatta mecusiler banlardan hal bakımından daha ehvendir, dediler, zira onlar sadece bir ortak isbat ederler, Mutezile ise sayısız ortakları isbat ederler.

Cebriye zannederki kulun asla fiili yoktur, onun hareketleri cemad varlıkların hareketi gibidir. Asla kulun kudreti yoktur, ihtiyarı da yoktur. Zannederlerki kullar hayırla sevab kazanamazlar, şer ve küfürle ceza görmezler. Asiler de mazur olup mes'ul değillerdir. Zira bunların hepsinin fiilleri Allah tarafındandır, kul bunlarda mecburdur. Bu sözleri küfürdür. Bunlar o lanetlenmiş mürcielerdir ki, derler ki “masıyet, zarar vermez, asi azab görmez.” 

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet edildi ki, şöyle buyurdu;

'Mürcie, yetmiş Nebinin lisanı üzere lanet olundu.'

   Zarureten mezhebleri batıldır, zira (isteği ile) tutan kişi ile, eli titrek kişinin hareketi arasında açıkça fark vardır. Kesin biliriz ki evvelkisi dileği iledir, ikincisi böyle değil.

Not:

Kaderiyye ve Mutezile, ihtiyarı kula verir. Cebriye ise kulu tamanen mecbur halde bırakır. Her ikisi de batıldır. Hak olan orta yoldur ki ehli sünnet ona muvaffak edilmiştir. Yani kuldankesb, Allah’tan yaratmak. Bu durumda kul yapılan işten mesul olur veya sevab kazanır.

 

MEKTUBAT 1. CİLT – 18. MEKTUB’TAN

Aynı şekilde kaza ve kader meselesinin sırrına vakıf oldum. O şekil üzere onu bildim ki, onunla şeriatın zahiri asılları arasında hiçbir şekilde muhalefet vakı olmaz. Bu ilimler, icab noksanlığından ve cebir şibesinden münezzeh ve beridir. Açıklıkta, ayın ondördündeki dolunay gibidir.

Şaşılacak şey, bunların şeriatın asılları ile muhalefeti bulunmama-sıyla birlikte gizlenmesinin vechi nedir? Şayet onlarda muhalefet kokusu bulunsaydı, örtmek ve gizlemek için bir münasebet bulunurdu.

‘Yaptığından sorulmaz’ (Enbiya:23)

2. Bin yılın müceddidi böyle açıklamış, artık kabiliyyeti olan teslim olur ve kazanır, inatçı olanı ikna edemeyiz….

 

BÜYÜK İSLAM İLMİHALİNDE KADER MESELESİ

Malumdurki Allahu teala’dan başka yaratıcı yoktur. Bu alemde herne vucude gelirse, mutlaka Allahu teala’nın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla vucude gelir. Buna göre herhangi bir şeyin, muayyen bir şekilde vucude gelmesini Allahu teala’nın ezelde dilemiş olmasına kader denir. Hak tealanın böylece dilemiş olduğu herhangibir şeyi zamanı gelince meydana getirmesine de kaza denir.

Mesela herhangi bir insanın filan günde vucude gelmesini Hak tealanın ezelde dilemesi bir kaderdir. O insanın bu takdir edilen günde meydana gelmesi de kazadır, halk ve icattır.

Kaza ve kadere iman, müslümanlarca büyük bir esastır. Buna inanmak, Allaha inanmaktır. Hangi mümkin şeyki, Allah takdir ettiği halde vucude gelmesin? Hangi şeyki hak teala dilemediği halde vucude gelsin?

Biz Allahımızın kaza ve kaderine iman ederiz ve buna razı oluruz. Fakat kendi irademiz ve kesbimiz neticesinde Allahu teala’nın yaratıp vucude getirdiği bazı şeyler varki, bunlar Allahımızın rızasına muhalif olduğu cihetle, bizim de bunlara razı olmamız lazım ve caiz olmaz.

Kaza ve kader insanın mesuliyyetine mani değildir. Kişi kendine verilen kudret ve ihtiyarını bir işe sarfeder, buna kesb denir. Allahu teala da dilerse o işi, o kişinin isteğine göre yaratır. Bu da bir kazadır, bir halktır. İnsanın bu kesbi kendi ihtiyarı ve irade-i cüziyyesiyle olduğundan, bunun mahiyyetine göre mesul olması gerekir. Yoksa: ne yapayım, kaderde böyleymiş, diyerek kendini mesuliyyetten azade sayamaz.

Amma kişi, bir iş yapacağı zaman kaderin nasıl olduğunu bilemez, kendi arzusuna göre hareket eder. Ona göre tahakkuk eden şeyden kendini beri göremez. Hayırlı ise sevab alır, şerli ise cezayı hak eder.

İradeyi yok sayanlara cebriyye denir.

İşleri kendi iradesiyle yaptığını iddia edenlere de kaderiyye denir.

En doğrusu ehli sünnetin dediğidir ki: Kul kesb eder, Allah halk eder.

 

Kader Konusunu şu müthiş hadisi şerifin mealiyle tamamlayalım:

Abdullah ibni Mes’ud r.a., Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etti:

“Muhakkak sizden birinin yaratılması, annesinin karnında kırkı günde nutfe olarak toparlanır (tamamlanır.) Sonra bu (kırk gün) kadar alaka olur. Sonra bu kadar muzga olur. Sonra (120 gün sonra) Allahu teala, dört kelime ile bir melek gönderir. Amelini, ecelini, rızkını ve şaki mi-said mi olacağını yazar.

Sonra ona ruh üfürülür. Kendinden başka ilah olmayan Allaha yemin ederim ki, muhakkak sizin biriniz cennet ehlinin amelini işler, taki onunla cennet arasında bir zira’ kalana kadar. Üzerine yazısı gelir de cehennem ehlinin amelini işler ve oraya girer. Muhakkak biriniz de cehennem ehlinin amelini işler, taki onunla cehennem arasında bir zira’ kalana kadar. Üzerine yazısı gelir de cennet ehlinin amelini işler ve oraya girer.”

          (Buhari-Bed’il halk, enbiya, kader, tevhid. Müslim, kader)

İşte bizler, hakkımızda yazılanların ne olduğunu bilmediğimizden, bize verilen iradeyi hayırlı tarafa kullanırsak, hem dünya hem de ahırette saadette oluruz. Ayrıca Allahımızın rızasını da kazanmış oluruz.

Amma, aksi takdirde kötü yaptığımız fiillerden dolayı dünya ve ahıretimiz berbat olur. Hem de Allahımızın gazabına düçar oluruz.

 

 

Pazartesi, 25 Mayıs 2009 12:03 tarihinde güncellendi

Sayfa 4 - 11

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.