.

.

Yakın Tarih

E-posta Yazdır PDF

VEHHABİNİN İTİRAFLARI

"Ahhh, ben ne yaptım, ahhh, ben ne yaptım? Yaptığımın cezasını çekiyorum. Niye Osmanlı'ya ihanet ettik?" Bu pişmanlık sözleri Şerif Hüseyin’e ait… 

Rauf Denktaş çocukluk yıllarında bu itiraflara şahit olur. Babası Raif beyle Şerif’i her ziyaretlerinde hep aynı sahneler yaşanırmış; sohbet esnasında bir taş plak çalmaya başlar, söz İstanbul’a gelince Şerif Hazretleri iç geçirir: “Ahhhİstanbul, payitaht” diyerek ağlamaya başlar; yaptığı ihanetin acısıyla sürekli aynı şeyleri tekrar eder dururmuş. 1924-1930 yılları arasında Kıbrıs’ta sürgünde bulunduğu sırada yaşanmış bunlar. 

İngilizler kendisine büyük Arap krallığı ve Müslümanların halifesi olacağını vaat etmişlerdi. Şerif Hüseyin ve oğulları Osmanlının savaş yıllarında İngiliz casusu Lawrence'nin oyunlarıyla Osmanlı'ya karşı mücadeleyi örgütleyen, Osmanlı askeri trenlerine ve demiryollarına sabotaj düzenleyen çetelerin başına geçer. Krallık ve Halifelik vaadiyle ve aldıkları İngiliz sterlinleriyle harekete geçen Şerif Hüseyin, Osmanlı’ya karşı büyük bir mücadeleye girişir. Cemal Paşanın 1916 İlkbaharında Beyrut ve Şam’da devlete ihanetle suçladığı bazı Arap Milliyetçilerini astırması halkı galeyana getirmiş, Hicaz valisi Şerif Hüseyin ve oğulları için de tam bir fırsat ortamı oluşturmuştu. Bu olaylar üzerine şerif Krallığını ilan ederek Osmanlıya karşı ayaklanır. Topladığı askerlerle Hicaz demiryollarına saldırılar düzenler, Osmanlı birliklerine kayıplar verdirmeye başlarlar. Bir yandan İngilizlerle çarpışan Osmanlı ordusu, Hüseyin oğulları komutasındaki birliklere karşı da savaşmak zorunda kalır. Şerif Hüseyin giriştiği mücadelenin sonunda Osmanlı'nın Hicaz'daki egemenliğine son verir. Birinci dünya savaşının bitiminden sonra İngilizlerin Filistin’de İsrail devleti kurmaya çalışması Şerif Hüseyin’i kızdırır. İngilizler 1921’de Şerifin oğlu Faysal’ı Irak Kralı diğer oğlu Abdullah’ı da Ürdün Emiri yapması Şerif Hüseyin’in Arap dünyasındaki otoritesini iyice sarsar. Mart 1924’de Türkiye’de Halifeliğin kaldırılmasından sonra kendisini halife ilan ettiyse de Mekke’yi kuşatan Abdülaziz bin Suud tarafından Krallığına ve Halifelik iddialarına son verilir. Şerif Hüseyin 1930 yılına kadar Kıbrıs’ta sürgün hayatı yaşar. Bundan sonra Ürdün Emiri oğlu Abdullah’ın yanına gider. Aradan bir yıl geçer, 1931 yılında burada vefat eder. Filistin, Suriye ve Irak’ın da sınırları içinde bulunduğu Kos koca bir Krallık ve Halifelik vaadiyle ayaklanan Şerif Hüseyin hanedanının elinde bu gün sadece Ürdün toprakları bulunmaktadır. 

Batılıların Ortadoğu diye adlandırdıkları coğrafyada yaşanan acılar, o tarihten beri dinmek bilmiyor. 400 yıl boyunca (1517-1916) İstanbul’dan yönetilen bölgeye, Osmanlı idaresinde tam bir huzur ve sükun hakimdi. Çünkü merkezde herkesin itaat etme mecburiyetinde olduğu bir otorite

Sultan Abdulhamid, Şerif Hüseyin'in İngiliz ajanları ile irtibat halinde olduğunu haber alır almaz onu ailesiyle birlikte 1891'de İstanbul'a davet eder ve 18 yıl boyunca bir daha bırakmaz. Abdulhamid Şerif Hüseyin’in karizmatik olmasının yanı sıra zeki ve dirayetli bir devlet adamı olmadığını fark eder. Ve bu yüzden kullanılmaya müsait olduğunu düşünür; bu nedenle onu bir daha gözünün önünden ayırmaz. Bu zorunlu ikametgah sayesinde Şerif Hüseyin'in Osmanlı aleyhine kullanılmasına set çekmiş olur. Sultan Abdulhamid'i tahttan indiren ittihatçılar, Şerif Hüseyin ve iki oğlunu serbest bırakmakla kalmazlar; bir de, yeni kurulan Osmanlı Meclisine mebus olarak alırlar.

İşte, İttihat ve Terakki yönetiminin Batı yanlısı teslimiyetçi politikalarıyla Kadim İngiliz siyaseti ve çıkarları birleşince bu hüzünlü manzaralar ortaya çıktı. Bilindiği gibi ittihatçılar 1908 yılında Selanik’ten hareket edip İstanbul’u kuşattılar; kısa zamanda yönetime hakim oldular. 1909 yılında Sultan Abdulhamid’i tahttan indirdiler. 1912 yılında Balkan siyaseti çöktü; Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerlediler. 1914 yılında da gereksiz yere devleti Almanların yanında 1. dünya savaşına soktular. Üst üste yenilgi alan İttihatçı komuta merkezi cephelerde büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Sonunda, süper güç Osmanlı dağıldı; Devleti dağıtan beyinsizler de yurt dışına kaçıp gittiler. Aradan 100 yıl geçti; şimdi, Emperyalistler gene devrede. Bölge bir nevi “yeni 100 yılın kontratını tazeleme” anlamına gelebilecek yeni sıkıntılara maruz kaldı. Neredeyse nefesler tutulmuş dünya, çıkacak kardeş kavgasına kilitlenmiş durumda. Silah tüccarları ellerini oğuşturup duruyorlar. İnsan sormadan edemiyor:

Ey Talat! Ey Enver! Ey Cemal! Şahsi ihtiraslarınız uğruna koca Cihan devletini batırdınız, bir nesli yok ettiniz; değdi mi? Yattığınız yerde rahat mısınız?

"Zaman en iyi müfessirdir" diye boşuna söylenmemiş...

E-posta Yazdır PDF

Sultan'ın Kendi Kaleminden...

 

Sultan Abdülhamid'in tarihî mektubu, Esad'ın himayesine sunuldu.


Tarihte 31 Vakası olarak bilinen ayaklanmayla İttihatçılar tarafından tahttan indirilip Selanik'e gönderilen Sultan II. Abdülhamid'in, bu dönemde Suriye'deki şeyhi Mahmut Ebu Şamat'a yazdığı mektup tarihe ışık tutuyor. Yaklaşık 100 yıl boyunca şeyhin ailesi tarafından himaye edilen mektup, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın himayesine sunuldu. Cihan'a konuşan şeyhin torunu Ammar Ebu Şamat, yüklü para tekliflerine rağmen mektubu satmadıklarını anlattı. Ebu Şamat, Esad'a teslim ettikleri orijinal mektubun bir kopyasını da ilk kez Cihan haber ajansıyla paylaştı.

Mektupta Sultan II. Abdülhamid, İttihatçıların ve Yahudilerin tüm ısrarlarına ve 150 milyon altın tekliflerine rağmen Kudüs'ü nasıl satmadığını kendi ağzıyla anlatıyor. Abdülhamid Han, mektubunda özellikle Filistin'de Yahudilere toprak vermediği için tahttan indirildiğini dile getiriyor.

Sultan Abdülhamid'e bir cevap mektubu yazan Mahmut Ebu Şamat da halifeye hitaben "Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun." diyerek kendisini teselli ediyor. Şeyh Mahmut Abuşamat'ın yakınları tarafından günümüze kadar kutsal bir emanet gibi korunan iki mektup da güvence altına alınmak üzere Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'a sunuldu.

31 Mart Vakası'nın ardından tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, sürgün kaldığı Selanik'teki Alatini Köşkü'nde belki de hayatının en zor günlerini yaşadı. II. Abdülhamid, bu dönemde yaşadıkları sıkıntıları Şam'da bulunan ve mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat ile yazdığı bir mektupla paylaştı. Tahttan indirilişi, olayların arka planı, sebepleri ve o şartları anlatan bir mektup yazan Sultan Abdülhamid, mektubu gizlice köşkün muhafızı ile Şam'da bulunan şeyhi Mahmut Ebu Şamat'a gönderdi.

ŞEYHİN ABDÜLHAMİD'E CEVABI...

Mahmut Ebu Şamat, gelen mektubu büyük inkisarla okuduktan sonra cevaben bir mektup ele aldı. Şeyh Ebu Şamat'ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat dedesinin ele aldığı mektupta, şu ifadeleri yazdığını naklediyor: "Müslümanların Halifesi; Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Allah sana sabredenlerin ecrini versin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun? Ey mülkün sahibi ve mâliki olan Allah'ım! Sen mülkü istediğine verirsin, mülkü istediğinden çeker alırsın. İstediğini aziz kılarsın, istediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Muhakkak sen her şeye Kâdir'sin."

Yaklaşık 100 yıllık tarihi mektup Mahmut Ebu Şamat'ın yakınları tarafından büyük özenle saklanmış. Kutsal bir emanet gibi korunan ve geleceğe adeta ışık tutan Sultan Abdülhamid'in bizzat kendi eliyle yazdığı mektup Suriye'de büyük özveri ile korunuyor. Sultan Abdülhamid'in mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat'ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat, büyük bir özveri ile korudukları mektup için ayrı bir ihtimam gösterdiklerini anlatıyor. Çıktığı hutbelerde Sultan Abdülhamid'in ne kadar büyük bir Sultan olduğunu anlatmak amacıyla birçok kez bu mektubu okuduğunu anlatan torun Ebu Şamat, "Sultan Abdülhamid, Yahudiler tarafından 150 milyon İngiliz altını teklif edilmesine rağmen 'dünya dolusu altın verseniz bu teklifinizi kabul etmem' diyerek huzurundan kovuyor. Gün geçtikte bu yüce insanın önemini anlıyoruz." diyerek büyük sultana sevgisini anlatıyor.

MEKTUBU SATIN ALMAK İÇİN YÜKLÜ PARA TEKLİFİ YAPILDI; AMA AİLE MECLİSİ ESAD'DA KARAR KILDI

Mektubun tarihi ve manevi bir boyutunun olduğunu kaydeden torun Ammar Ebu Şamat, "Mektuplar yıllarca büyük bir özveri ile saklandı. Büyük dedem Ebu Şamat, İttihatçılar döneminde de mektubu korudu. Şam'ın Fransız işgalinde de bu emanet korundu. Şimdi torunları olarak bu güne kadar muhafaza ettik. Ancak aile fertlerine büyük para teklifleri gelmeye başladı. Bu teklifler üzerine aile fertleri bir araya gelerek alınacak kararı tartıştık." şeklinde konuşuyor.

Ammar Ebu Şamat, büyük dedesine gönderilen mektubun önemli ve tarihî bir bölge olduğu için güvenilir bir mekanda muhafaza edilmesine karar verdiklerini söyledi. Ebu Şamat, "Aile fertlerine büyük paralar teklif edildi. Önemli ve tarihi bir belge olduğu için aile meclisi bunu reddetti. Ardından bu emanet mektubu emin ve güvenilir bir yere vermeye karar verdik. Aile fertlerinden Dr. Faruk Ebu Şamat bu mektubu Devlet Başkanı Beşşar Esad'a gönderdi. Kendisi korusun diye." diyerek mektubu güvence altına aldıklarını söyledi.

Sultan Abdülhamid'in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat'a gönderdiği mektup aynen şöyle:

"Yâ Hû?

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamât Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve duâlarını rica ederek selâm ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah'a hamd ve şükürler ettim? Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah'ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.

Ancak ve ancak 'Jön Türk' ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti'nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: 'Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye'ye ve Ümmet-i Muhammediye'ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem' diye kat''î cevap verdikten sonra hal'imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik'e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla'ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm'a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kâfidir.

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selâmlar ederim.

Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.

Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.

Hadim-i el-Müslimin

Abdülhamid"


CİHAN

E-posta Yazdır PDF

Osmanlı arşivi; 'Erbakan HAKLI' diyor

Osmanlı arşivi; 'Erbakan HAKLI' diyor
19 Nisan 2010 Pazartesi 06:10
Osmanlı arşivleri Erbakanı haklı çıkartıyor.
Vakit gazetesinden MUSTAFA R. ÖZGÜR ‘ün haberi:

İslam dünyasının kalbine saplanan İsrail hançerine karşı Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın verdiği tepki ile Osmanlı’nın verdiği tepkinin aynı olduğu ortaya çıktı. “Amerika bu Siyonistleri çok seviyorsa Amerika’dan bunlara toprak versin” diyen Erbakan’ı Osmanlı arşivleri de destekliyor. Başbakanlığa bağlı Osmanlı Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün arşivleri arasından çıkan 27 Temmuz 1891 tarihli bir belgeye göre Serkatib-i Hazret-i Şehriyari Süreyya, Sultan Abdulhamit Han’a gönderdiği bir yazıda; “Bu civarda bir Ermeni fesadı mevcutken bir de Musevi fesadını kaldıramayız. İzinsiz gelen ve bu bölgede bir Yahudi devleti kurma hevesindeki bu Musevileri Amerika’da iskan edilmek üzere geri gönderelim” diyor.

İslam dünyasının kalbine saplanan İsrail hançerine karşı Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın verdiği tepki ile Osmanlı’nın verdiği tepkinin aynı olduğu ortaya çıktı. “Amerika bu Siyonistleri çok seviyorsa Amerika’dan bunlara toprak versin” diyen Erbakan’ı Osmanlı arşivleri de destekliyor.

OSMANLI ARŞİVLERİNE GÖRE ERBAKAN İLE OSMANLI AYNI DÜŞÜNCEDE

Başbakanlığa bağlı Osmanlı Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün arşivleri arasından çıkan 27 Temmuz 1891 tarihli bir belgeye göre Serkatib-i Hazret-i Şehriyari Süreyya, Sultan Abdulhamit Han’a bir yazı gönderiyor. ‘Yıldız Saray-ı Hümayunu, Başkitabet Dairesine’ yazılan yazıda “Bu civarda bir Ermeni fesadı mevcutken bir de Musevi fesadını kaldıramayız. İzinsiz gelen bu Musevileri Amerika’da iskan edilmek üzere geri gönderelim” deniliyor. Yazının aslı şöyle; “Beyrut Vilayeti dahilinde Safed kasabasında bulunan ve Hayfa’ya gelen 440 ecnebi Musevi’nin istid’aları vechile tabiiyet-Devlet-i Aliyye’ye kabulleri istizanını havi reside-i dest-i ta’zim olan fi 20 Zilhicce sene 1309 tarihli tezkire-i samiye-i Saderet penahileri manzur-ı ali oldu. Musevilerin Kudüs civarında ictima ve iskan etmeleri ileride orada bir Musevi Hükümeti intac edebileceği mülabesesiyle kat’a caiz olmadıktan başka zaten Memalik-i Şahane arazi-i haliyeden ma’dud olmadığına ve medeni Avrupalıların memleketlerinden tard ettikleri eşhasın Memalik-i Şahaneye kabulüne bir sebep olmayıp hususiyle ortada bir Ermeni fesadı mevcutken bu suret asla caiz olamayacağına nazaran ne merkumunun ne de sair Musevilerin kabul olunmayarak Amerika’da iskan etmek üzere geri gönderilmesi zımmında ba’dema ayrı ayrı ma’ruzata hacet kalmayacak surette Meclis-i Vükelaca umumi bir karar ittihazıyla ba-mazbata arz u istizan-ı keyfiyet olunması mukteza-yı irade-i seniyye-i cenab-ı Hilafet-penahiden bulunmuş ve binaenaleyh tezkire-i samiye-i seniyye-i cenab-ı Hilafet-penahiden bulunmuş ve binaenaleyh tezkire-i samiye-i vekalet-i penahileri takımıyla iade edilmiş olmağın ol babda emr u ferman hazret-i veliyyü’l emrindir.”

OSMANLI YAHUDİLERİN BİR DEVLET KURMA HAYALLERİNİN OLDUĞUNU BİLİYORDU

Sultan’a gönderilen bu yazıdaki; “Musevilerin Kudüs civarında ictima ve iskan etmeleri ileride orada bir Musevi Hükümeti intac edebileceği mülabesesiyle kat’a caiz olmaz” ifadeleri de Osmanlı’nın en alt memurundan en üst düzeydeki devlet yetkililerine kadar herkesin Siyonistlerin oyunlarından haberdar olduğunu ve buna karşı herkesin bir direniş içinde olduğunu göstermesi açısında büyük önem taşıyor.

E-posta Yazdır PDF

Mahzun ve Mazlum Bir Müslüman memleketi


patani-harita.jpg
 
“Patani ABDULHAMİD’i unutmadı”
Patani’nin tarihi üzerine araştırmaları ile tanınan Malezyalı Profesör Nik Enver Nik Mahmud, Patani ve Abdulhamid hakkaında Türkiye’de bilinmeyen açıklamalarda bulundu.


Sultan  Abdulhamid’in en sıkıntılı günlerinde bile Patani’yi unutmadığını ifade eden Nik Mahmud; “ Sultan Abdulhamid,  İngil
iz ve Tayland işgaline karşı mücadele eden Patani Halkı’nı  yalnız bırakmadı. Bu nedenle  Patani Halkı, Sultan  Abdulhamid’i ve onun yaptığı  iyilikleri hiçbir zaman  unutmadı.”dedi.

Adem Özköse / Şam / Gerçek Hayat

20 senedir Patani üzerine araştırmalar yapan Malezya Vatan Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Profesör Dr. Nik Enver Nik Mahmud ile Patani Tarihi’ni ve Patani- Osmanlı ilişkilerini konuştuk. Sohbetimiz esnasında sık sık  Sultan Abdulhamid Han’ın büyük bir siyasi deha olduğuna  vurgu yapan Nik Mahmud, Abdulhamid Han’ın 1900’lü yıllarda  Patani’yi işgal eden güçlere karşı verilen  bağımsızlık mücadelesinin en büyük  finansörü olduğunu söyledi. Malezya’nın Patani’ye  sınır bölgesi olan Klanta’da doğduğu için küçüklüğünden itibaren  babasından hep   Patani Halkı’nın yaşadığı zulümleri dinlediğini ifade eden Prof. Nik Mahmud; “ Bu nedenle bende Patani’ye karşı bir ilgi oluştu. Patani üzerine yaptığım araştırmalar esnasında çok ilginç belge ve bilgilere ulaştım. Özellikle Abdulhamid’in Patani’ye olan  ilgisi beni çok duygulandırdı. ”dedi.

PATANİ’NİN TARİHİNİ PROFESÖR’DEN DİNLEYELİM

Patani Halkı’nın köklü bir tarihe sahip olduğuna vurgu yapan Prof. Nik Mammud, Patani Tarihi ile ilgili şunları anlattı:
E-posta Yazdır PDF

Tarih Tekerrürdür.....

end_stn.jpg

Endülüs Emevi Devlet’inin nerede kurulduğunu ve ne kadar yaşadığını biliyor musunuz?

Biliyorsanız, şimdi onun yerinde yeller estiğini ve o koca medeniyetten, sadece bir Elhamra sayrı ile içinde kilise kurulmuş bir iki camiden başka hiçbir şeyin kalmadığını da biliyorsunuzdur.

Bilmiyorsanız veya umurunuzda değilse bu yazıyı okumayın, çünkü anlamazsınız…

Bu tembihten sonra birkaç not daha yazıp ad verme işini size bırakacağım.

*  *  *

Yunanistan, son yıllarda baş döndürücü bir silahlanma içinde. Eskiden Türkiye ile Yunanistan arasında askeri güçler konusunda belli bir orana dikat edilirdi. Yunanistan bunu deldi ve son derece yüksek imha ve vuruş kabiliyeti olan silahlar almaya başladı. Almaya da devam ediyor. Yeni edindiği füze sistemleri ile Ankara’nın ve Adana’nın doğusunu ve tabii Kıbrıs’ı vurabilecek konuma geldi.

Soru; Yunanistan bu kadar uzun menzilli ve son derece gelişkin silahları kime karşı kullanacak?

*  *  *

Türk F-16’ları, Yunan ve İsrail uçaklarını vurabilecek donanımlara sahip değildir. Herhangi bir savaşta veya kapışmada, bizim pilot ez kaza bir yunan uçağıyla karşılayıp da onu indirmek için ateş butonuna basarsa, bizim uçağımız, pilotunu ‘dost kuvvetlere ateş edemezsin’ diye uyarıyor ve ateşleme yapmıyor. Çünkü o uçaklara ateş etme kabiliyeti yok bizim uçaklarda. Ama onların pekâlâ jetleri bizim uçağı vurabiliyor…

Bu sizi rahatsız ediyor mu?

*  *  *

İsrail’in kendisine Tanrı tarafından vaad edildiğini ileri sürdüğü toprakların nereler olduğunu biliyor musunuz?

O toprakların içinde Türkiye’nin de büyük bir kısmı var. Alman Die Welt Gazetesi’nin bir yıldızı vardı eskiden. O yıldızın içinde, vaad edilmiş toprakların küçük bir haritası bulunurdu. Bilmiyorum hala duruyor mu?

Bilmeyenler ve üşengeçler için söyleyeyim; Harput, vaad edilmiş toprakların kuzey-doğu uc şehridir, Tarsus, vaad edilmiş toprakların kuzey – batı uc şehridir. Oradan buraya bir çizgi çekin, işte güneyinde kalan araziler ‘vaad edilmiş topraklar’dır.

………..

Ara not: Siz gülün, inanmayın. Ama onlar inanıyorlar, inanmakla da kalmıyorlar, azimle ve gayretle bu topraklara sahip olmanın planlarını kuruyorlar. İsrail’in, Kuzey Irak’a ve bilumum Kürt hareketlerine yakınlığının sebeplerinden biri de budur.

Hans Von Derschwam diye bir alman papaz, 1546- 60 yıllarda Marmara civarını dolaşır ve notlar alır. Orada derki, “Ben Yahudilere şaştım. Her aile her gün bir Şekel atıyor kumbaraya. Güya Filistin diye bir yer varmış, bir gün orada devlet kuracaklarmış!”  Siz de herhalde şaşardınız ama bugün o topraklarda o devlet var ve hem de Müslümanları (afedersiniz) davar keser gibi katlediyor dünyanın gözü önünde…

…………..

Bunu bilmediğiniz takdirde, Osmanlı’yı içerden göçertme projelerinden biri olan Paris menşeli Siyonist Allianse İzrael okullarının ilkinin neden Harput’ta kurulduğunu da bilemezsiniz.

Ve keza, bu okulların ikincisi olan -bugün Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüştürülmüş- Robert Collage’in, neden Fatih’in, gemileri karadan yürüttüğü var sayılan tepeye kurulduğu da umurunuzda olmaz…

Ve yine üçüncü okulun neden Mersin veya Adana değil de illa da Tarsus’a kurulduğunu –ki hala hizmet vermeye devam ediyor- da anlamak istemezsiniz.

*   *  *

Bir kısmımız miyobuz, bir kısmımız hipermetrop. Ben çocukluğumdan beri, yakını iyi göremezdim, şimdi de öyle. Ama elhamdülillah uzağı hep iyi gördüm.

2002 yılında bir üst düzey yetkiliye İsraillilerin neden gelip Güneydoğu şehirlerinde doğum yaptıklarını merak ettiğimi söylemiştim. Sonra o zat bana döndü ve ‘vehim’ yaptığımı söyledi. Sandığım kadar yokmuş! 

Keza, Fırat havzasında ciddi bir yeniden yapılanma yaşandığını; bir kısım ‘Türk vatandaşları’nın birileri adına harıl harıl çiftlik aldığı yolunda iddialar olduğunu söyledim. Ona da vehim dediler.

Sonra duydum ki, Suriye ile aramızdaki mayınlı arazinin temizlenmesi işi İsrail’e verilmiş. Karşılığında, 49 yıl organik tarım yapacakmış orada.

Sonra buna ‘derin’ itirazlar geldiği söylendi. Çünkü mevcut tohumların genlerinin kırılması, bir ekimlik tohum üretilmesi ve arılara varıncaya kadar her türlü zirai ürün ve araçların yapısıyla oynanması konusunda asıl vebal sahibi olan İsrail’e o toprakların verilmesinin ne anlama geldiği açıktı! (GDO’nun peşine bir düşün bakalım internette..

*  * *

1992 yılında, hükümet, mayınlı arazinin temizlenmesi işini askeriyeye havale etti. Askeriye el ile temizleme işinin uzun süreceğini ileri sürerek, üç tane mayın temizleme makinesi alınmasını istedi.

Türkiye’nin bu talebi gündeme gelir gelmez İsrail devre’ye girdi. “Bu işi ben bedava yapayım, siz de o toprakları 49 yıllığına bana kiralayın” dedi. Çünkü her bir makine 5 milyon dolardı… 15 milyon doları vermek, o günün hükümetleri için ‘ağır’ geldi. Bunun üzerine askeriye yükü üzerinden atıp işi maliye bakanlığına bıraktı! Sonra arazinin temizlenmesi işi ihaleye çıkarıldı.

Spekülasyonlar çoğalınca ihale ertelendi…  Sonra Türkiye, kendi imkânlarıyla temizleme işini yapmak karar verdi ve makine alımı için kolları sıvadı…

Fakat o da ne? Daha önce 5 milyon dolar isteyen firma bu kere makine başına 15 milyon dolar istiyordu. Türkiye ne kadar direttiyse firma fiyatları düşürmedi. Türkiye’yi  adeta o toprakları temizleme işini ihaleye çıkarmaya zorladı. (Türkiye silah alımlarında da böyle kucağa oturtulmuyor mu?) 

Sonunda gerçekten Türkiye makineleri almaktan vazgeçip yeniden ihale açmak zorunda kaldı. Çünkü astarı yüzünden pahalıya gelecekti. Ama hiç kimse, makine üreticisinin neden fiyat yükselttiğini, kimin veya kimlerin baskı veya lobi faaliyetleriyle bu işi yaptığını merak etmedi!

Evet Türkiye ihale açtı, 14 firma da temizlik için baş vurdu. Fakat bir tuhaflık var. Çünkü MSB aynı zamanda 50 mayın temizleme sistemi tedariki için de ihale açmış bulunuyor? Bu ne perhiz bu ne lahana?

*  *  *

Benim merak ettiğim şu:

1- Türkiye, bu toprakları 44 yıllığına kiralamak üzere temizleme ihalesi açıyorsa neden 50 adet mayın temizleme sistemi almak istiyor.

2- Makineleri alacaksa neden o toprakları –temizleme karşılığında- başkalarına kiralamaya çalışıyor.

Temizlik işine 14 firma talip. Bu firmaların kimliği, aidiyeti ve amacı biliniyor mu? Her konuda hassasiyetini vurgulayan askeriye, üzerindeki sorumluluğu neden Maliye Bakanlığına attı? Acaba askeri bakımdan starteajik ortağımız olan israil’in hususi ricası mı var?

*  *  *

Şimdi bir daha Endülüs’ü düşünmenizi  istiyorum. Çünkü  Endülüs İslam Medeniyeti’nin kurduğu en gözde ve en ileri devletlerden biriydi. Bugünkü İspanya ve Portekiz toprakları üzerinde kurulu idi. 750 yıl devam etti. Sonra müşterek haçlı güçleri tarafından yok edildi. Bir iz bile kalmadı. 

Üstelik Endülüs bir ‘Şark Meselesi’ bile değildi. İstanbul ve Anadolu, ise ‘yeniden alınması için’ üzerine ant içilmiş bir bölge!

Çünkü bu topraklar, Hıristiyanları

Ben fikir jimnastiği yaptım, yapıyorum… Siz de yapabilirsiniz ve bu yazıya bir başlık koyabilirsiniz… Hadi meydan sizin…

Mehmed Ali Bulut
Çarşamba, 03 Haziran 2009 04:26 tarihinde güncellendi

Sayfa 1 - 3

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.