.

.

Diyaloğa

E-posta Yazdır PDF

Rus milletvekili Sergey Markov, Fetullah Gülen'in eğitim

gulen_papa_ele.jpgGülen'in düşüncelerine sempati ile yaklaşıyorum

19 Mayıs 2009 Salı 10:21

Rus milletvekili Sergey Markov, Fetullah Gülen'in eğitim düşüncesine sempati duyduğunu açıkladı

 

Rus Parlamentosunun alt kanadı Duma milletvekili ve Rusya Siyasi Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Sergey Markov, Fethullah Gülen'in eğitim düşüncesine sempati ile yaklaştığını, kendisinin ekonomi ve siyasetin dışında öngördüğü değerler dünyasına ilgi duyduğunu söyledi.

Ria Novosti haber ajansında düzenlenen, Diyalog Avrasya dergisinin Rus aydınların Gülen'e sorduğu sorular ve cevapların yer aldığı yeni sayısının prezantasyonuna katılan Markov, Cihan'a özel açıklamalarda bulundu.

Tecrübelerine önem veriyorum
Dünyada eğitime ayrılan payın 2-3 kat daha artırılması gerektiğini ifade eden Markov, "Gülen'in eğitim düşüncesine sempati ile yaklaşıyorum. Bu yolla bazı büyük sorunları çözmüş oluruz. Teknoloji gelişimi bu şekilde sağlanır. Suç oranı da eğitimle azalır. İnsanlar ne kadar eğitimli olursa, o kadar az suç işler. Ayrıca eğitim, hoşgörü ile ilgili sorunu da çözüyor. Bu açıdan Gülen tecrübesine çok önem veriyorum" dedi.

Din aşırılıkçı amaçlar için kullanılmamalı


Gülen'in mutedil İslam anlayışının çok önemli olduğuna işaret eden Markov şu tespitlerde bulundu: "Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın fikirlerini de aynı paralellikte görüyorum. Bu, onlara özgü bir yaklaşım. Dünya tam olarak bu yaklaşımı kavrayamadı. Bize düşen görev bunu kavramaya çalışmak. Bu, Rusya açısından çok önemli. Biz de manevi değerlerin artmasından yanayız. Dinin aşırılıkçı amaçlar için kullanılmasına karşıyız"

Gülen'in ekonomi ve siyasetin dışında öngördüğü değerler dünyasına ilgi duyduğunu ifade den Markov, "Gülen, ekonomi ve siyaset sahasında çatışmalarda takılıp kalınmasını istemiyor. Ben bunu sempatik buluyorum. Ben de toplumun aşırı tüketmesi ve maddiyatla şekillenmesinden rahatsızım. Toplumların ihtilaflarını çözmek için genel değerlere yönelmeleri gerekiyor" şeklinde konuştu.

Gülen Rusya'da yasaklı değil
İnsanlar ve özellikle de Rus toplumunun Fethullah Gülen hakkında çok az şey bildiğini ifade eden Markov, şu şekilde konuştu: "Şimdi yeni yeni gelişmeler yaşanıyor. Diyalog Avrasya Platformu ve Türk okullarını bazılarımız tanıyor. Gülen yaklaşımlarının ve değerlerinin Rusya'da anlatılmaya ihtiyacı var. Bu hareketin düşmanları olduğunu da biliyoruz. Bunu normal olarak değerlendirmek gerekiyor. Hakkında çıkarılan yalan haberleri de biliyoruz. Gülen çok ilerici bir İslam anlayışını temsil ediyor"

Rusya ve Türkiye ittifakkı oluşmalı
Ankara'nın 40 yıldır sürdürdüğü politikalarının değişmesi gerektiğini de ifade eden Markov, "Ben Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini mümkün görmüyorum. ABD politikaları da Ankara'nın çıkarlarından uzaklaşıyor. Türkiye'nin etkili olabilmesi için Rusya ile siyasi, ekonomik ve stratejik alanda ittifak kurması gerekiyor. Öncelikle de ekonomik alan oluşturulmalı. Rusya'nın da Türkiye'nin dev bir ülke olduğunu görmesi gerekiyor. Türkiye bizde henüz yeterince anlaşılamıyor. Türkiye, artık ABD'nin gölgesinde değil. Ankara ortaya koyduğu bağımsız politikalarla kendinin önemli bir ülke olduğunu gösteriyor" dedi.
 

Haber toplam 137 kez okundu.

YORUMLAR Toplam (1) adet yorum yapılmıştır

tarık ziyad   sorunda bu zaten

bir müslümanın dünya görüşünü bir gayri müslim beğeniyor ve sempati duyuyorsa buna çok dikkat edilmelidir. bu durum övünülecek değil düşünülecek bir durumdur. bir gayri müslim hiçbirzaman bir müslimanı sevmez, bununla ilgili ayet-i kerime vardır. Üstad Necip Fazıl derki: Liderini tanımak istersen gavura bakacaksın. Cemaatin böyle bir saplantısı var, bir gayri müslimin kendilerini övmesi okadar hoşlarına gidiyorki. ben bunu anlayamıyorum. anlayabilen varsa anlatıversin.

Salı, 19 Mayıs 2009 17:05 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Kiliseye en büyük yardım

tekzip edilmiştir.

Cumartesi, 05 Mayıs 2012 21:04 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

CAMİYE AYAKKABILARIYLA GİRDİ

 
eski_cami_i--2.jpgCAMİYE AYAKKABILARIYLA GİRDİ
 
Müslüman düşünürlerden Papa'ya tepki
10 Mayıs 2009 Pazar 15:08
Ürdün'e ziyarette bulunan Papa 16. Benedikt'in İslam dünyasından özür dilememesi, Müslüman düşünürleri çileden çıkardı. Suad Salih, "Papayı karşılamak imanla ters düşer" dedi

Ürdün’ün başkenti Amman’da El Hüseyin Camii’nde konuşan Papa, Hıristiyan, Müslüman ve Yahudilerin “Tanrı’ya ibadet edenler” olarak birlik olmaları gerektiğini ve yanlış anlamalardan dolayı geçmişte yaşanan acıların tekrarlanmasına izin vermemeleri gerektiğini kaydetti.

Papa’nın Ürdün’ün en büyük camiine girerken ayakkabılarını çıkarmaması dikkat çekti.

 
Papa 16. Benedikt'in 2006 yılında Müslümanları ağır eleştiren konferansından sonra ilk defa bir Müslüman ülke olarak Ürdün'ü ziyaret etmesi, birçok Müslüman'a göre özür dilemesi için bir fırsattı. Ancak önceki akşam bu ziyaretin sonuna yaklaşılmış olmasıyla beraber Papa'nın hala bir özür sunmamış olması, birçok Müslüman alimde hayal kırıklığı ve hüsrana neden oldu. Âlimlerden bazıları Papa'nın bir Müslüman ülkesinde, özür dilemeden karşılanmasını ''Müslümanların haklarını küçümsemek'' olarak vasıflandırdı.

Mısırlı bir düşünür ise diğer âlimlerden farklı olarak şöyle dedi; ''İslam'ı kötülemesine karşın Papa'yı karşılamakta bir mahzur yoktur. İslam hoşgörü dinidir. Bu nedenle de Papa'yı ''Allah geçmişi affetmiştir'' mantığıyla karşılamak daha iyi olacaktır.”

Papayı Karşılamak İmanla Ters Düşer

Ezher Üniversitesi'nde fıkıh profesörü olan Dr. Suad Salih ise konu hakkında şunları söyledi; ''Allah Resulü'ne yakışır uygun bir özür sunmadıktan sonra Papa'nın bir İslam ülkesinde karşılanmasını onaylamıyorum. Ürdün'ü ziyareti büyük bir hatadır''.

Dr. Suad Salih, sözlerine şöyle devam etti; ''Papa'nın 2006 yılında İslam ve yüce peygamberi karşıtı sözleri için özür dilemeden karşılanması imanla da ters düşmektedir. Özellikle peygambere sayı İslam’ın temel parçalarından biridir... Aynı şekilde İslam'a girmekte esas olan kelimeyi şehadet getirmek iki kısımdan oluşmaktadır. Bunlardan biri Hz.Muhammed'in (sav), Allah'ın resulü olduğuna şehadet etmektir. Bu da peygambere hürmeti, saygıyı, getirdiği herşeye imanı ve O'nu savunmayı gerektirir.”

Ürdün Kralı 2. Abdullah ile Suudi Kralı Abdullah bin Abdulaziz'in daha önceden Papa'yı ziyaret etmelerini Müslümanların haklarının küçümsenmesi olarak nitelendiren Dr. Suad Salih son olarak; ''Papa'nın bir İslam ülkesini ziyaret etmesi ve özür dilememesi bizim zayıflığımızdan kaynaklanmaktadır'' dedi.

Açıkça Özür Dilemeli

Ürdün'ün başkenti Amman'ın güneyindeki Karak Bölgesi müftüsü Yusuf Ebu Hüseyin ise; ''Papa'nın İslam'ı ve yüce peygamberini kötüleyen sözlerinden ötürü açıkça özür dilemesini istiyoruz. Şu ana kadar sarfettiği sözlerin hiçbirisi özür niteliği taşımamaktadır. Bundan önce söyledikleri rahmet peygamberine yakışmayacak türden kelimelerdir. Çünkü İslam kılıç gücüyle değil iman gücüyle yayılmıştır'' diye konuştu.

Papa'nın konuşması sırasında Hüseyin bin Talal Camisinde hazır bulunan Amman'ın güney batısındaki Madaba'da Mesih İsa bin Meryem Camisi hatibi olan Cemal Cumua El-Seferini de Papa'nın şu ana kadar yaptığı konuşmaların bir özür niteliği taşımadığını onaylayarak; ''bizler Papa'nın kendisini konuk eden müslümanların duygularını gözeteciğini umuyorduk. Kendisinden beklediğimiz sadece bir özür kelimesi idi. Daha önce sarfettiği sözler için hala önünde bir fırsat var.”
Pazartesi, 11 Mayıs 2009 17:32 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

DİYALOG NERDE - NASIL OLACAK?

papaz_klise.jpgKİLİSEYE GİRMEK

 

Fıkıh kitablarımızda, hakimlerin tabi olması gereken bahşslerde davalı gayrı müslim olursa, onların mabedlerine (kilise-havra) girip orda hüküm verebilir mi? Yoksa caiz değilmi?

Bu konuda Kenz şerhi Tebyin-i Hakayık  c: 13 , sah: 160

İbadet evlerinde (şahitler) yemin ettirilmezler. Zira yapılan yeminde onlara tazim vardır. Halbuki hakim, orada hazır olmaktan men edilmiştir.

 

Dürrü-l Muhtar: 5/108

İbadet evlerinde (kilise-havra) yemin ettirilmezler, zira oraya girmek mekruhtur.

 

Cevheretun-Niyre: 5/404

İbadet evlerinde (kilise-havra) yemin ettirilmezler, zira hakimin orada hazır olması men olunmuştur.

 

Nasbur-Raye: 10/104

İbadet evlerinde (kilise-havra) yemin ettirilmezler, zira hakimin orada hazır olmaz; bilakis hakim oraya girmekten men olunmuştur.

Aynı şekilde ibareler diğer fıkıh kitablarımızda mevcuttur: Hidaye şerhi İnaye 11/294 – Fethul Kadir 18/420

 

Bahrur- Raik: 19/313

İbadet evlerinde (kilise-havra) yemin ettirilmezler, zira hakimin orada hazır olması men olunmuştur. Şöyle denilseydi daha uygun olurdu: - müslüman orda hazı olmaz- Zira tatarhaniyye’de şu ibare vardır: Müslümanın kilise ve havraya girmesi mekruhtur. Zira orası şeytanların toplanma yeridir. Bundan zahir olan, haram olduğudur. Zira mutlak bırakılnca, haram olduğu kasdedilir. Muhakkak yahudiyle birlikte kiliseye devam eden kişi için, tazir cezası ile fetva vermiştim.

Reddul Muhtar’da şu ilave vardır. İçeri girilmesi haram olunca, namaz kılınmasının (haram olması hükmü) de -evla yoldan- anlaşılmış oldu. Bununla, bilmeden girilip namaz kılınmasının hükmü de (caiz olmadığı) bilindi.

 

Şu yukarki ibareler Hanefi fıkhında meşhur kitablarda zikredilmiştir. Diğer mezhebleri aktarmadık, onların bazısı Hanefi’den daha şiddetlidir.

O halde islam fıkhını bırakıp ta, abisinin, patronunun veya felsefe mantık oyunlarıyla milletin kafasını karıştıranların sözlerinin, dinimizde asla bir şey ifade etmediği de ortaya çıkmış oldu.

Cehaletin mazeret omadığını biliriz, muhasebeye çıktığımızda herkesin kendi suçunun cezasını bir de sebeb olduğu kişilerin cezasını yükleneceğini unutmayalım.

Allahu teala bizleri, düşmanı olan kafirlerden uzak eylesin, dininin bütün dünyaya hakim olması niyetiyle islamı öğrenip yaşayarak tebliğ etmeye muvaffak eylesin…

 

 

 

 

 

 

Cuma, 24 Nisan 2009 15:49 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

MÜSLÜMAN İSEVİLERİ

diyalog1.jpgDİYALOĞUN  GELDİĞİ  SAFHA  - MÜSLÜMAN İSEVİLERİ 

 

Diyalog meselesini ele aldığımızda bazı kardeşler hemen tepki gösteriyor, tenkitlerden rahatsız oluyorlar. Şayet sözlerimizde haklı değilsek zorlanmalarına gerek yok. Haklı isek o halde hallerini düzeltmelerini beklemek te bizim hakkımızdır, zira kimsenin zararına razı olmamız düşünülemez. Biz islam kardeşiliği çerçevesinde ikazlarımıza devam edelim, nasibi olan hisesini alır, hatamız varsa usulüne göre uyarılarınızı dinleriz.

Aşağıya aldığımız birkaç satır yazı, diyalog ile meşgul olan –genç adam sitesinden- alınmıştır. Yazı, E. Şimşek tarafından yazılan “Hz.İsa'nın (as) nuzülü ve Peygamberimiz'e (sav) ümmet olma keyfiyeti”  başlıklı yazının son kısımlarındadır. İsa a.s ın inişi anlatılırken bedenen inişi zikredilmiş ama, daha genel olarak şahsı manevi (mana itibarıyla isa’nın a.s. ihtiva ettiği konum) dikkate alınması tavsiye edilmiştir. Bu açıklamalarına da Bediuzzaman’ın risalelerinden deliller getirmiştir. Onların tafsilatını bir tarafa bırakalım da zikredeceğimiz bir bölüme dikkatinizi çekelim:

<<<Hz.İsa’nın (a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacak olan bu topluluğa Bediüzzaman, “Müslüman İsevîleri” unvanını vermiştir. (Genç Adam Sitesinden)>>>

Burda zikredilen önemli iki husus var, biri isevilikle islamı birleştirmeye çalışmak, diğeri bu hizmeti yapanlara –müslüman isevi- ismini vermek. Yazımız, bu iki konunun etrafında olacaktır.

1. Husus: İsa’nın a.s. dini hakikisi: Yani asıl ilk gelen hıristiyanlık demekse, bunda kimsenin itirazı ve tartışma yapması söz konusu değildir, zira İsa. a.s. da Allahu teala’nın seçkin ulu-l azim bir peygamberidir. Onun da dininde, sadece Allaha kulluk, namaz, zekat ve diğer genel hükümler vardı.

Eğer şu sözden bu zamandaki hıristiyanların bir kısmının yaşadığı mezheb ve ekol kasdediliyorsa, bunun hakiki isevilik olduğunu kim, nasıl iddia edebilir? Bu iddianın bir ipucunu da bize göstersinler de biz de onlara uygun şekilde davranalım.

Kur’an’da bulunan ehli kitaba hitab eden ayetleri bu maksatlarına göre tevil etmelerini de asla kabul edemeyiz, zira bütün makbul ehli sünnet tefsirlerin verdiği manalar varken ve ehli kitabın asıl dinlerini bozmuş olduğu açıkça beyan edilmişken, kimse onların asli isevilikte olduğunu iddia edemez.   

Daha ilk sure olan Fatiha’da her iki kitab ehli –gazab edilenler ve dalalette olanlar- diye vasıflanmıştır. Bu ifadeler, onların hakiki bir din üzere olmadıklarını açıkça beyan eder.

“Allah katında din ancak islamdır” ayeti de sadece makbul dinin islam olduğunu, diğerlerinin batıllar olduğunu bildiriyor.

“Allah, Meryem oğlu Mesih –İsa- dir diyenler, muhakkak küfretti”  ayetine ne demeli; onların kafir olduğunu açıkça beyan etmektedir.

Diğer bazı ayetlerde ise onların müşrik olduğu da zikredilmiştir. “Allah üçün üçüncüsüdür, dediler…”  bu ayeti kerime, tek ilah inancında olmadıklarını bildirerek şirkte olduklarını beyan eder.

Ehli kitabın içinde kibirlenmeyen rahib ve keşişlerin olduğunu bildiren ayeti kerimeye bakarsak;

“Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar.

Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.”  (Ali İmran: 113-114)

Bunlar da ayetin beyan ettiği gibi müslüman olan bir topluluktur. Abdullah ibni Selam r.a. ve arkadaşları bunlardandır.  Bu ayeti kerimeler Taberi Tefsirinde, müslüman olup hallerini düzelten yahudilerden olan bir cemaat hakkında nazil olduğu zikredilmiştir.

İbni Kesir Tefsirinde, bunların ehli kitabın alimleri olan Abdullah ibni Selam, Esed ibni Useyd, Sa’lebe ibni Sa’yeh, Useyd ibni Sa’yeh ve dieğrleridir. Bunlar ehli kitabın diğerlerine eşit değillerdir.

Bağavi Tefsirinde derki; Abdullah ibni Abbas r.anhuma ve Mukatil şöyle demişlerdir: Abdullah ibni Selam ve arkadaşları müslüman olunca, yahudiler  “en şerlilerimizden başkası Muhammedin dinine iman etmez, şayet öyle olmasaydılar babalarının dinini terk etmezlerdi” dediler. Bunun üzerine ayeti kerime inerek Müslüman olanların, diğerleri gibi olmadığını beyan etti.

Ayrıca Beğavi Tefsirinde bunların, Necran’dan kırk kişi, Habeş’ten otuz iki kişi, Rum’lardan sekiz kişi olup hıristiyanlıktan islama geçtiklerini beyan ediyor.  Ayrıca Ensar’dan olup henüz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gelmeden evvel Hanif dini üzere yaşayan, yıkanıp cünüplükten gusleden, tevhid itikadı üzere olan Es’ad ibni Zürare, Bera’ ibni Ma’rur,  Muhammed ibni Seleme,  Muhammed ibni Mesleme, Ebu Kays, Sarmetubnu Enes gibileridir.

Habeşistan kralı Necaşi’nin müslüman olmasından bahseden ayetlerde, “Onların içinde keşişler ve ruhbanlar olduğu ve kibirlenmedikleri…” bildirilmiştir. Maide suresinin şu 82 ayetin de Necaşi’nin kibirlenmeden hemen Muhammed aleyhisselamı ve dinini tasdik ettiği beyan edilmiştir. Tefsiri İbni hatim’de bunların Necaşi’nin medine’ye gönderdiği yetmiş kişi olduğu bildiriliyor. Huzuru Nebevi’ye girince onlara Yasin suresini okumuş, surenin sonuna gelince ağlamaya başlamışlar ve hak olduğunu bilerek iman etmişlerdir. Bunun üzerine Maide Suresinin 82. ayeti onların hallerini bildirmiştir.

Hazin tefsirinde şöyle der: Şu ayetlerden (Maide 82) bütün hıristiyanlar kasdedilmez, belki onların ekserisi müslümanlara düşmandır. Bilakis onlardan Necaşi gibi iman edenler kasdedilmiştir. Bunlarda ilim ve zühd ehli olduğundan kibirli olmazlar ve islamı Kur’an ayetlerini işittiklerinde hemen kabul ederler.

Tefsiri Sa’di’de bu ayetin tefsirinde şu açıklama var:

<Bu sebeble hıristiyanlar, İsa aleyhisselamın şeriatı üzere devam ettiklerinde müslümanlara karşı daha yumuşak kalbli olurlar.> Zaten Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem geldikten sonra İsa aleyhisselamın şeiratı kalkmış olup o hal üzere yaşayan bir topluluğun bulunacağına dair bir haber varid olmamıştır. Asrı saadetten bu zamana kadar ehli kitab, bile bile islama karşı çıkmış, Peygamberimizi hafife almışlar, Kur’anla alay etmişler ve devamlı olarak islama karşı kötü propaganda yaparak halklarını kendi dinlerinde tutmayı başarmışlardır.

O halde, iseviliğin yani hıristiyanlığın dini hakikisi diye bir şeyin mevcudiyyeti asla mümkün değildir, zira hakiki iseviler hemen müslüman olmuşlar ve islam saflarında yerlerini almışlardır. Fert olarak gizli müslüman olanları biz zahiren bilemeyiz, onların hali Allah ile kendi aralarındadır. Biz zahire baktığımızda bütün ehli kitabın bir millet olarak islama saldırdığını, islamı yozlaştırarak ılımlı islam, modern islam, laik müaslüman gibi tabirlerle imanımızı sarsmaya ve sonunda bizi imanımızdan mahrum etmeye çalışmaktadırlar ve bunda da çok fazla başarılı olmuşlardır.

Şu zikrettiğimiz ayetler ve tefsirleri, hali hazırda iseviliğin hakikisini yaşayan bir topluluğun var olduğunu beyan etmemektedir. Biri çıkıp bu zaman hıristiyanlarının hakiki isevi olduğunu iddia ederse, onun cumhur alimlerimize muhalif olan görüşünü kabul etmemiz asla mümkün olamaz. Hakkında evvelki ulemanın kati hüküm verdiği hususlarda sonra gelenlerin görüş ve yorumları geçersizdir.

İseviliğin hakikisi kalmayınca, islamın hakikisini onunla birleştirmeye kim cesaret edebilirki. Bu yeni bir din midir? Yeni bir mezheb midir? Sonra, islamın hakikisi nedir? Bu hakikat, sedece iman şartlarımı veya islam şartlarımıdır? İslamın bazı şeyleri ile İseviliğin bazı şeylerini birleştirerek iki hakikatı birleştirdik demek ne kadar tutarlı olur, kim bunu kabul eder. Allah katında bunun ne değeri olacak? Din veda haccında beyan edildiği gibi “Bu gün sizin için dininizi tamamladım, üzerinize nimetimi tamam ettim, sizden din olarak islamdan razı oldum.” ayetiyle tamam olan mükemmel bir dinin, başkalarından medet beklercesine muhtaçmış gibi bir halde, onlarla birleşerek başarıya ulaşacağı gibi bir düşünce, tam olan bir din mensubuna yakışır mı?

Bu söz, ırkçıların –türk islam sentezi- sözüne de benzemekte, sanki islamın türklüğe ihtiyacı varmış ta veya türkler islamı tamamlamış ta, islam o sayede kemale ermiş gibi bir vehim asla ehli sünnet kamil mü’minlere yakışmaz, fayda getirmez.

2. Husus: Müslüman İsevileri: Bu tabiri Bediuzzaman kullanmışsa, acaba kimler hakkında kullanmış? Veya İsevi müslümanlar mı demiş! Bu iki söz arasında fark vardır. İseviler içinde kalmış olup islamını gizleyenlerin, gizli müslümanların varlığı malumdur ve onların hükmü Allaha kalmıştır. Mutlaka ordan çıkıp islamı yaşayacakları bir ortama kavuşmaları onlar üzerine vacibtir.

Eğer şu söz –müslüman iseviler- diye kullanılmışsa, üzülerek ifade edelim ki bu söz ehli sünnete muhaliftir, asla bir müslüman için kullanılamaz, zira Allahu teala Kur’anında bizleri nasıl isimlendirdiğini şöyle beyan ediyor:

“O (Allah), sizleri bundan evvel ve şu kitabta müslüman diye isimlendirmiştir.”  (Hac: 78)

Bize islam ismi yeterli iken ilave olarak İsevi, Musevi gibi başka inanç ifade eden kelimelerin katılması, asla makbul olmaz, kitablarımızda asla mevcut olmayan bu sözün kullanımı, en azından bid’at olmaktan kurtulamaz.

İsa a.s. geldiği zamanda bile, müslüman olarak, islam halifesi olarak isimlendirileceğine göre, başka bir müslümanın İsevi diye isimlendirilmesi hangi hükme sokulacak, böyle kimseler ölünce hangi dinin hükmüne göre kefenlenip cenaze işlemi yapılacak, bunların nufus kağıdına ne yazılacak? İslam mı İsevi mi? Bunlar fıkıhta geçen –hunsayı müşkil- gibi mi olacak? Dini müşkil kimselermi olacaklar? Daha nice yanlışların kapısını açmayalım, cahilleri kaydırmayalım. Ahır zaman fitnecisi ilahiyyatçıların işi gibi milleti dinden imandan etmeyelim. Ehli sünnet vel cemaat olalım ve öyle kalalım.

Pazar, 29 Mart 2009 20:05 tarihinde güncellendi

Sayfa 10 - 20

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.